Hayatın telaşı içinde hepimiz bir yerlere yetişmeye, bir şeyleri tamamlamaya çalışıyoruz. Ancak çoğu zaman, bizi biz yapan o derin sızıyı, o sessiz durağı ıskalıyoruz. Bir gülümsemeyle her şeyin daha kolay olduğu bir dünyada, aslında o gülümsemenin derinliğinde yatan izleri görmezden geliyoruz. Oysa acıyı görmeyen, hüzne dokunmayan insan mutluluğun o eşsiz rayihasını nasıl anlayabilir?
Hüzün, insanın kendi içine yaptığı en dürüst yolculuktur. İnsan, kendi yarasına bakmadan, başkasının ruhundaki ışığı göremez. Hayat, sadece güneşli günlerden ibaret değil dağların gölgesi vadiye düştüğünde, o gölgede saklı olan serinliği ve huzuru ancak çetin yollardan geçenler bilir.
Acı, insanın kendine döndüğü o sessiz anın anahtarıdır.
Mutluluk, acının üzerinden yükselen bir çiçek gibidir toprağı ne kadar derin ve acıyla yoğrulmuşsa, açan çiçeğin rengi o kadar kalıcı, o kadar sahici olur. İnsan dediğin, umudu kadar hayatta kalır fakat o umudu yeşerten şey, yaşadığı hüznün içindeki o gizli dirençtir.
Bir gün durup geriye baktığımızda, hatırladıklarımız sadece başarılarımız değil, göğsümüzün ortasına oturan o ağır, sızılı hatıralar olacak. Çünkü insan, acısını sevince dönüştürdüğü noktada, kendi hakikatiyle tanışır. Kim olduğumuzu merak ediyorsak, en çok nerede yorulduğumuza, en çok hangi hüzün durağında soluklandığımıza bakmalıyız.
Küçük Bir Hatırlatma:
İnsan, ancak kendi yaralandığı yerden başka bir ruha dokunabilir çünkü paylaşılan her hüzün, bir diğerinin aynasıdır. Unutma ki, bize ağır gelen şey acı değil, o acıyı nasıl taşıyacağımızı bilememektir. Oysa hayat, yükünü sırtlanıp yürüyenler içindir. Mutluluk, gökyüzünün her an açık olması değil fırtınadan sonra içindeki o sükûneti bulabilme cesaretidir.
Ve son olarak bir gülümseme, hayatın tüm o meşgalesine karşı verilmiş en sessiz ama en büyük devrimdir. Çünkü acı, hakikatin aynasıdır; o aynaya bakmaya cesaret edenler, hayatın gerçek anlamını bulurlar.