BAYRAMIN 15 MAYIS HALİ

Abone Ol

Öğretmen ders anlatırken, öğrencilerin ders sırasında birbirlerinin yüzüne mahcup ve anlamlı bakışları bazen yazılmayan bir tarihi, bazen konuşulmayan bir halkı ve bazen de susturulan çocukluğun nişanesiydi.

Hatta o çaresiz bakışlarda ve bir yerlerden yardım gelebilecek umutlu bekleyişlerde, ağlasak mı gülsek mi kararsızlığı vardı.

Bu hengâmede anlatılanlar anlaşılmayınca kendimizi o kadar çaresiz ve güvensiz hissediyorduk ki; çünkü en güvenli yerin neresi ve kimlerin yanı olduğunu bilirdik.

Aileydi.

Zaman zaman bize yapılanların müstahak olduğunu düşünenlerden bile olduğumuz oluyordu. Çünkü sorun bizden kaynaklıymış ve kendimizi bu sorunun yaratıcısı olarak görüyorduk. Elbette yapılanların dönüşümden ziyade inkârın diz boyu olduğunu çok sonradan yaşayarak öğrendik. Yapılanlar sadece ilkokula adımını atanlar için değildi. Ortaokul, lise, üniversite ve daha sonrası için de geçerliydi.

Hatta ülkeleri ortadan dörde bölünen ve her şehir, kasaba ve köy birbirine sınır olan sınırlar ülkeleri de dahildi buna. Ama en çok öğrenciler, hastaneler, karakollar, hapishaneler de.

Unutulması mümkün olmayan o kadar çok olaya şahit olduk ki bu koca evrende, bu küçük bedenlerle. İlk defa bu yaşanılanlar duyulunca sanki NASA yeni bir galaksi keşfetmiş gibi;

Doktorlar kanserin ilacını bulmuş.
Tüm SMA hastalarının tedavi masrafları karşılanmış.
Ülkenin tüm yoksul kesimine sosyal güvence sağlanmış.
Çocuk istismarı son bulmuş.
Kadın kıyımları bir daha olmayacakmış.
Din ticaret masaları kaldırılmış.
Hâkim cüppelerindeki iliklenme yerleri sökülmüş.
Cennetin kapıları herkese açılmış, cehennem kapıları kapanmış.
Memleketimize çökmeyen duble yollar, viyadükler ve köprüler yapılacakmış pürdikkatliğiyle dinleyip dinleyip hayretlerini bizlere acıyarak gösteriyorlardı...

Vakitlerden sekizinci sınıftı. Biraz gençliğin verdiği, biraz da her gün yaşadığımız mahcubiyetin yetiştirdiği gençler olarak artık bize yaşatılanı yaşatmak için el birliği yapmanın ilk adımını atmanın zamanıydı. Ne hikmetse ortada bir anlaşma yoktu. Ama sınıfça bir duyguda kararlaşmıştık. Kendi aramızda sınıfta biraz yüksek sesle Kürtçe konuşup öğretmeni kızdırmaktı niyetimiz ve kızdırmayı da başardık.

Öğretmenin çaresiz bakışlarında kendimizin sekiz yıl önceki hâline sınıfça yolculuğa çıktık. Ve öğretmenin bağırması ile çaresiz serzenişi, Türkçe değil, İngilizce birkaç cümle sarf etti. Sınıfa dönerek:

“Siz benim anlamadığım dili konuşurken benim ne hissettiğimi umursamazsanız, hakkımda iyi mi kötü mü ya da konuşulanların benimle mi ilgili olup olmadığının verdiği mahcubiyeti kaideye almazsanız, ben de sizin bilmediğiniz başka bir dili konuşmasını bilirim.”

cümlesini kurdu. Hepimizin ortak cevabı hazırdı ve hepimizin cevabı bir kişide vücut bulunca, nihayet gediğimizde taşıdığımız ve bizimle beraber büyüyen cevabımız gün yüzüne çıkmaya başladı. Emindik; bu bizim için ya yeni bir disiplin olacaktı ya da yeni bir başlangıç. Ama yasaklanan dilin uğruna her ikisi de yaşanmaya değerdi.

Tıpkı kardelenler gibi. Bahar gelmeden çıkmamaya yemin etmiş ama aynı zamanda baharı bekleyecek sabrı da kalmamış. Çünkü bahar hem kardelenlerin umudu hem de yeni bir yaşam, ölümün başlangıcı demekti.

Sınıf adına söz alan arkadaşımız:

“Bize bir ömür yaşattığınızı, size bir ders yaşatmaya karar verdik. Yıllarca anlaşılmayan bir dilin sorumlusu olmak neymiş siz de yaşayın istedik. Siz bizi birkaç dakika anlamadınız diye kopardığınız kıyameti biz bir ömür koparamadık ve bu bizim eksikliğimiz. Bizi bu hâle getirdiğiniz için de bu sizin ayıbınız. Şu anlık zaman diliminde, yani bu iki dakikalık derste hepimiz eşitiz. Bundan sonrası için muhtemelen bizden kaldığınız yerden üstün olmaya devam edeceksiniz.”

Sonra sınıfta bir süreliğine sessizlik hâkim oldu. Bizi anladığını düşündüğümüz matematik öğretmenimizin sessizliğine güvenip biraz vicdanımızı yokladık; ne kadar insanlık kalmış, başkalarının üzüntüsü bizi sevindiriyor mu veya başkaları üzülünce biz bu acılardan kendimizi ne kadar sorumlu hissediyoruz muhakemesini yaptık. İnsanlık bu şekilde tüketilirse kaç yıllık insanlık kalmış ve bizi kaç yıl idare eder hesabını yaparken, sessizliğinin nedeni bizi anladığından değilmiş. Bizimle şimdiye kadar ortaya koyduğu fikirle mücadele edemeyeceğini ve yeni bir mücadele üzerine düşündüğünü anladık. Yani sessizliği vicdani değildi, şeytanlığıydı.

Kimselerden bizim için yapamayacağı bir şeyi yapmalarını istemedik. Ne biz sizden başkaları gibi yaşamanızı istedik ne de siz bizim sizler gibi yaşamamızı bekleyin. Dileyen kendisi gibi yaşamayı seçer, dileyen başkaları gibi yaşar. Ama bizim de herkes gibi kendimiz olmaya, kendimiz gibi yaşamaya hakkımız var.

Elbette haklılığını bağırıp çağırmakla sağlayacağını düşünenler, çözümü empati yerine seslerini daha çok yükseltmekten yana kullananlar, en kalabalık yaşayıp en yalnız ölen insanlar olacaklarını bilemediler. Çünkü başkalarının yaşamasına engel olmaya çalışanlar kendi hayatlarını da başkaları yaşamasın diye yok yere harcar, tutsak ederler. Tıpkı Türkçenin Kürtçeyi yaşatmamak için kendisini tutsak ettiği gibi.