Hayat, insanın ellerine önce sınırsız bir gökyüzü verir; sonra o gökyüzünü daracık odalara, keskin kurallara ve adı konulmamış kederlere böler. Oysa her şeyin başlangıcı ne kadar da berraktır. Dünyanın henüz bir hesaplaşma yeri olmadığı, kalbin hırsla ve kirle tanışmadığı o ilk çağlarda, insan sadece var olmanın hafifliğiyle yaşardı. Oyuncaklar sadece tahtadan ya da bezdendi belki ama ruhumuzun üzerine kuruldıkları o taht, dünyanın en sağlam sarayıydı. Rüzgâr başımızı okşayarak geçer, zamanın akışı bir tehdit değil, sadece merak uyandıran bir nehir olurdu.
Sonra o merhametli iklimden yavaşça uzaklaşılır. Büyümek, insanın kendi elleriyle ördüğü duvarların arasında kalmasıdır. Sokaklardaki o telaşsız koşuşturmalar, yerini hayatın o gürültülü ve yorucu temposuna bırakır. Her geçen yıl, masumiyetimizin biraz daha eksildiğimiz birer tescilidir. Göğsümüzde taşıdığımız o hafiflik, yerini geride bırakılanların ağırlığına terk eder. İnsan, en çok kendi çocukluğuna yabancılaşarak büyür; yitirdiği o saf bakışı, ömrünün geri kalanında hiçbir aynada bulamaz.
Şimdi dönüp arkaya baktığımızda gördüğümüz tek şey, dönüşü olmayan bir mülteci kampı gibi duran o geçmiş zaman. Çocukluk, artık ne bir hatıra ne de sığınılacak bir ev; sadece uzaktan ışığı yanan, bir daha asla varılamayacak o uzak ülkedir. İçimizde taşıdığımız o koca kalabalıktan, dünyanın o gürültülü telaşından arta kalan tek hakikat, o uzak ülkenin sınırlarında bırakıp geldiğimiz masumiyetimizdir. İnsan biraz hatıradır belki ama en çok, o çocukluğun gidişine yakılan sessiz bir ağıttır.