Bir çocuğun başka bir çocuğa kıydığı her olayda, bakışlar hemen failin üzerine çivilenir. Oysa asıl mesele, o karanlık eşiğe hangi yollarla ulaşıldığıdır.
Hiçbir fırtına bir anda kopmaz. Süreç, ruhun derinliklerinde oluşan ince bir çatlakla başlar ve zamanla genişler, içini oyarak ilerler. Eksik bırakılan ilgiyle, bastırılan duygularla, görünmeyen kırılmalarla beslenir. Yetişkinlerin mesafesinde kök salar, şiddetin sıradanlaştığı, öfkenin dile dönüştüğü ortamlarda büyür. Dışarıdan bakıldığında düzenli görünen hayatların içinde bile sessizce derinleşebilir. Gerçekten görülmeyen, fark edilmeyen ruhlarda gelişir. En sinsi tarafı, bu birikimin fark edilmemesidir.
Dün Şanlıurfa Siverek’teki bir lisede, bugün Kahramanmaraş Onikişubat’taki Ayser Çalık Ortaokulu’nda yaşanan silahlı saldırılar, bu birikimin acı sonucunu ortaya koydu. Birincisinde eski bir öğrenci pompalı tüfekle okula girerek 16 kişiyi yaraladı ve kendi hayatına son verdi. İkincisinde ise 14 yaşındaki bir öğrenci sınıflara girerek 8 öğrenciyi ve bir öğretmeni öldürdü, onlarcasını yaraladı.
O masum çocuklar, sabah evden çıkarken çantalarına defterlerini koyan, küçük hayaller taşıyan yavrulardı. Teneffüste koşmayı, arkadaşlarıyla gülmeyi, öğretmenlerinin gözünde parlamayı bekleyen, hayata saf bir güvenle bakan çocuklardı. Karanlıkla hiçbir hesapları yoktu, şiddetin gölgesinde büyümemişlerdi. Sadece öğrenmek, oynamak, büyümek istiyorlardı. Onların günahı neydi? Bir sıraya oturmak, bir sayfa çevirmek, geleceğe umutla bakmak mı?
Kurşunların ıslığı arasında donup kalan küçük bedenler, sıraların altına sığınmaya çalışan titreyen eller, camlardan atlayıp canını kurtarmaya çabalarken kırılan kemikler ve boğazdan yükselen çaresiz haykırışlar… Defterleri kanla ıslanan, hayalleri bir anda paramparça olan, gelecekleri sonsuza dek kararan yavrular. Öğretmenleri son nefesinde onları korumaya çalışırken can veren, gözlerinde hâlâ “neden biz?” sorusuyla donup kalan çocuklar. Bir anda kesilen kahkahalar, yarım kalan cümleler, yazılmamış defter sayfaları, yaşanmamış doğum günleri… Her biri, masumiyetin en saf haliyle koparılıp alınan bir hayat parçasıydı. Onlarla birlikte binlerce ihtimal söndü; annelerin duaları, babaların emekleri, öğretmenlerin umutları aynı anda yere serildi.
Bu nedenle mesele, failin hikâyesiyle sınırlı tutulamaz. Asıl kayıp, korunamayan masumiyettir. Ortada tek bir an yok! Yıllara yayılan, derinleşen bir zemin var. Okullar bu zeminin içinde ve hazırlıksız. Kalabalık sınıflar, yetersiz imkânlar, yüzeyde kalan rehberlik hizmetleri… Dersler anlatılırken çocuklar anlaşılmaz kalır. Davranışlar kaydedilir, köklerine inilmez. Yaralar kapanmış görünür, içten içe büyümeyi sürdürür.
Aile bu tablonun dışında düşünülemez. Çocuğun ilk dünyası evdir. Orada karşılanmayan ihtiyaçlar, bastırılan duygular, fark edilmeyen işaretler zamanla okul koridorlarına taşınır. Erken fark etmek ve zamanında müdahale etmek hayati önem taşır. Bir çocuğu dışlamak yerine anlamaya çalışmak onu yalnız bırakmak yerine yanında olmak, bir hayatı değil birçok hayatı korur.
Kimseyi aklamak söz konusu değil. Sorunu “kötü çocuk” ifadesine indirgemek, gerçeği daraltır. Görünmeyen boşluk büyür ve yeniden karşımıza çıkar. Yapılması gerekenler açıktır! Okullarda güçlü ve erişilebilir psikolojik destek sistemleri kurulmalı, aileler sürecin merkezinde yer almalı, risk işaretleri erken fark edilip gecikmeden karşılık bulmalıdır.
İhmalin bedeli ağır olur. Hayatlar kırılır, aileler yas tutar, okullar güvenini kaybeder. En ağır yük ise o masum çocukların üzerinde kalır. Yarım kalan hayatları, susturulan kahkahaları, başlayamayan gelecekleri ve geride bıraktıkları tarifsiz acıyla.
Artık sessizliği duymak ve harekete geçmek vakti. Okullarımızı, ailelerimizi ve çocuklarımızı bu karanlığa terk edemeyiz. Güçlü psikolojik destek sistemlerini derhal kurmalı, aileleri sürece dahil etmeli, risk işaretlerini görmezden gelmek yerine zamanında ve cesaretle karşılık vermeliyiz. Her çocuğun hayatı eşit değerdedir. Masumların susturulan seslerini duymak, yarım kalan hayatlarını korumak ve aynı acının yeniden yaşanmamasını sağlamak hepimizin ortak sorumluluğudur.
“Sessizlik büyüdükçe, geride konuşulmayan, unutulan ve eksik kalan hayatlar kalır"...