Ekonomi, Güven ve Göç Trajedisi
Ekonomiye vurulan darbe ise bir başka boyut: Her yıl milyarlarca lira, okullara, hastanelere, yollara değil; silahlara, mühimmata ve güvenlik önlemlerine harcandı.
Bu paranın yarısı, Doğu ve Güneydoğu'nun kalkınmasına harcansa, bugün orada yaşayan gençler başka ülkelerin değil, kendi şehirlerinin gurur kaynağı olurlardı. Ama olmadı. Çünkü korku, yatırımı kuruttu. Güvensizlik, sanayiyi söndürdü; çatışma, turizmi bitirdi.
En büyük kayıp ise insanın insana olan güveniydi. Komşu komşuya, akraba akrabaya, devlet vatandaşına, vatandaş devlete küstü. Milyonlarca insan topraklarından göç etmek zorunda kaldı.
Bu göç dalgası, sadece insanların yer değiştirmesi değil; aynı zamanda bir kültürel erozyon, bir aidiyet kaybı, bir köklerinden kopuş trajedisidir.
Kanunla Gelen Kurtuluş
Dünyanın dört bir yanındaki etnik çatışmalar, tıpkı Türkiye'nin Kürt sorunu gibi, derin tarihsel yaraların, bastırılmış kimliklerin ve güven odaklı dar bakış açılarının bir ürünüdür.
İspanya'da Bask Ülkesi, Franco diktatörlüğünün dil ve kültürü yok sayan baskıcı politikalarına karşı, ETA ile birlikte 50 yılı aşkın süren kanlı bir mücadele verdi. Fakat burada kilit nokta, İspanya'nın demokratikleşme sürecidir.
Bask bölgesine tanınan geniş özerklik ve siyasi temsil hakkı, tıpkı şu an Türkiye'de beklenen demokratik ve hukuki reformlar gibi, çözümün zeminini hazırladı. Bu, tıpkı silahların susmasının ardından hukukun ve adaletin konuşmaya başlaması gerektiği gibi, siyasi ve kültürel hakların tanınmasının ne denli hayati olduğunu gösteriyor.
Söndürülmüş Ateşin Külleri
Silahların susması iyi. Ama susmak yetmez. Yetmez çünkü sessizlik, adaletin sağlandığı anlamına gelmez. Silahlar sustuğunda oluşan sessizlik, barış değil; yalnızca nefes almaktır. Gerçek barış, nefes almanın ötesinde, herkesin güvende olduğu bir düzeni gerektirir.
Hukukun olmadığı bir barış neye benzer? Savaşan taraflar yorgun düşüp sustuklarında, oluşan sessizliğe barış diyebilir misiniz? Asla! Çünkü içeride öfke kaynar, korku büyür, güvensizlik filizlenir! Bu, ateşi söndürülmüş ama külleriyle dolu bir volkandır! Türkiye'nin önündeki asıl sınav, işte bu noktada başlıyor: Silahların bırakılmasıyla açılan bu kırılgan umut kapısından, kalıcı hukuk devletine nasıl geçileceği... Bunun cevabını dünya, iki büyük örnekle vermiştir: İspanya'nın Bask Ülkesi ve Kuzey Makedonya.
Anayasal Reformun Zaferi
Bu örneklerden çıkan en büyük ders şudur: Barış, cesaretle başlar ama hukukla kalıcı olur. En kalıcı barışlar, en adil hukuk sistemleriyle kurulmuştur!
En sağlam toplumlar, en güçlü hukuk bilincine sahip olanlardır! En mutlu milletler, en eşit haklara sahip olanlardır! Silahların bırakılması, sadece perdenin açılmasıdır; asıl oyun, anayasal reformlarla yazılır.
Türkiye'nin önünde, silahların bırakılmasıyla birlikte, tarihi bir fırsat duruyor. Bu fırsat, tıpkı Bask'ta olduğu gibi, devletin etnik bir kimlikten sıyrılıp hukuki bir zemine oturmasıyla değerlendirilebilir.
Bunun için anayasada yapılacak düzenlemeler, sadece Kürtlerin değil, bu topraklarda yaşayan herkesin eşit birer yurttaş olarak tanınmasını sağlamalıdır. Unutmayalım ki tarih, tıpkı İspanya ve Kuzey Makedonya'da olduğu gibi, cesur ve kapsayıcı anayasa değişikliklerine imza atanları yazacak; fırsatı kaçıranları değil.
Bahar Yağmurları Gibi
Hukuk, anayasa ve kanuni güvencelerle taçlanan bir barış, tıpkı bahar yağmurlarının kurak toprakları canlandırması gibidir. Doğu ve Güneydoğu'nun kadim toprakları, güvenin filizlendiği bir bahçeye dönüşür; yatırımcının çekingen adımları cesur yürüyüşlere, gencin kaçış planları hayal kurmaya, annelerin endişeli bakışları umut dolu gülümsemeye evrilir. Esnaf rahat nefes alır, turizm canlanır, tarım bereketlenir ve Türkiye'nin tüm dinamikleri aynı orkestranın enstrümanları gibi uyum içinde çalmaya başlar.
Üstelik bu dönüşüm, sadece rakamlarla ölçülen ekonomik bir kalkınma değil; aynı zamanda kuşaklardır süren kinin yerini kardeşliğe, öfkenin yerini huzura, güvensizliğin yerini aidiyete bıraktığı bir ruh dirilişidir.
Çünkü gerçek barış, hep birlikte, omuz omuza, geleceğe yürümektir. Ve işte o yürüyüş başladığında, Türkiye yalnızca bugünü değil, yarının nesillerini de kurtarmış olur.