Mezuniyet baloları ve eğitimin, direk dansı ile imtihanı…

Abone Ol

Sormak lazım: Acaba bu çocuklar bu mezuniyet balosunu hak edecek hangi kusursuz tedrisattan geçti? Ortada nasıl ve ne kadar sürdürülebilir bir eğitim sürecinin taahhüdüne entegre edildi? Hangi buluşu yaptı, hangi hayat kurtaran mesleki edinim sürecinden geçti? Ya da hangi burslu sınavı kazandı, hangi derece ile nereye yerleşti? Mesleki yeterliliği geçtim, manevi anlamda insan olmanın ve insani bir yaşam modelinin hangi kıstasında mutabık bir rol model edinerek kendine bir gelecek sağlandı?

Eğitim ve öğretim, bir toplumun varoluş, yani yaşam disiplinidir. Bu süreçte rol model olacak eğitimcinin kılık kıyafetinden tutun; hâl, hareket, karakter ve üslubuna kadar tüm tutum ve davranışlarında, öğrenci gruplarının tamamı için hayati anlamda ayna nöronlar bu süreci yönetir. Bu yönüyle “Ne ekersen onu biçersin.” sözü burada kendini yerden yere vuruyor aslında.

İdeal bir eğitimci formasyonuna sahip olmayan, sürecin baş öznesi olan ve öğretmen kadrosunu işgal eden sosyal medya fenomenleri olduğu sürece, ekilen hiçbir şeyin maalesef baş vermesinden medet ummak ancak polyannacılıktır. Sosyal medya bağımlılığı ve özenti ile yaratılan yapay başarılar ile bir tarafta öğretmen sınav sorularını, öğrenci de ev ödevini yapay zekânın sarmalına bırakırsa geleceğimiz vahim…

Öğrenme, bir irade göstergesi ile bu sürecin tecellisine işaret olacaktır madem; o hâlde önce öğretmen bu irade işinde kararlı ve tutarlı olsun ki onu model alan öğrenci de bu süreçte çelişki yaşamasın. Tıpkı sağlıklı bir yaşam için sigaranın nasıl öldürdüğünü anlatan bir doktorun, arka planda günde iki paket sigara içmesindeki çelişki örneğinde olduğu gibi. Çünkü öğrenme sürecindeki başarının yarısı, taklit ve model aldığı motivasyonun kaynağında saklıdır.

Eğitim-öğretim ucu açık ve çok derinlikli bir konudur. Dolayısıyla yüz yıllık bir projenin temel taşı için stratejisi belli ve sınırları net olan bir çalışmanın görünürlüğü ile devam eden bir süreç olarak okuyabiliriz. Diğer yönüyle yapboz tahtasına dönen bir idari yönetim biçimi ile eğitim disiplininden bahsetmek çok da doğru olmaz.

Sistemin merkezinde amaç çocuklarımızsa, yarının geleceğine yön verecek kadronun oluşumu ve gelişim ağından bahsediyorsak, konunun ne kadar değerli olduğu da açıktır. Eğitime ve öğretime yüklediğimiz bunca değer toplamından elde ettiğimiz sonuçlara baktığımızda, özellikle mezuniyet baloları, eğlenceler ve daha ötesi bahar şenlikleri adı altında düzenlenen faaliyetlerin toplamı, acı bir tablonun mesajını ve toplumsal yozlaşmanın şifrelerini okumamıza imkân vermektedir.

Bir toplumun geleceğine yön verecek sevk ve idaresinde hayati rol üstlenecek kitlenin, geçmişte aynı değirmende öğütülmüş yetişkinlerin tasarrufunda ve aynı ajanda bilgileriyle sözde rehberlik iddiası taşıması bir çelişkidir. Aynı süreci bir sonraki jenerasyona aktararak inşa ediyor olmamız, aslında tahakkümün tekrarına düşmektir.

Eğitim ve öğretim yuvalarının amacı ve misyonu belli olmasına rağmen, gelinen nokta belirsizliğin ve gösteri sahnesinin hâkim olduğu bir tabloyu göstermektedir. Mezuniyet balolarının anaokuluna kadar indirgenmiş olması, içinde bulunduğumuz yozlaşmanın filizlerinin lisans mezuniyeti ile meyve verdiğine inandırılan bir zincirin halkaları gibi pazarlanmasıyla şekillenmektedir.

Bir diğer acı manzara ise, yukarıdaki hiçbir sorumluluk duygusunun kaygısını taşımayan, aksine başıboş ve vasıfsız kitlenin topluma öylece karışmasıdır. Özellikle ilköğretim mezuniyet etkinliklerinde çocuk bedenlerin, özentiyle adeta yetişkin edasında abartılı makyaj ve giyim tarzlarıyla sunulması, eğitim yuvalarının bir gösteri sahnesine dönüştüğünün başka bir özetidir.

Diğer yandan okul/eğitim alanlarının düğün salonlarına dönüştürülmesi, eğitim ve öğretimin taşıması gereken ağırlığın ve ciddiyetin, özellikle öğrenci nazarında değersizleşmesi değil de nedir? Dolayısıyla disiplin ve kontrolsüz eğlence aynı çatı altında yoğrulursa, ortaya çıkan tutarsızlığın bedelini öğrenci neden ödesin?

Bu zincirin oluşmasında bugün eleştirdiğimiz gidişatın temeli biz yetişkinlere dayanmaktadır. Çünkü sonuç-sebep ilişkisi ebeveyn tutumu ve eğitim yönetiminde saklıdır.

Elbette her şey mesleki yeterlilik değildir. Karakter ve kişilikten kopuk bir doktor, avukat, eğitimci, savcı ya da mühendis olsa ne olur, olmasa ne olur? Yarış atı yetiştiren bir eğitim sisteminin sonucunda ancak güçlünün zayıfı yendiği yığınlar manzarası ortaya çıkar.

Bugün çoğu okulda ders işlemek yerine sosyal medya içeriği üretme kaygısı hâkimdir. Ders süresi olan 38 dakikanın %70’inde öğretmen kendi telefonunun cazibesine kapılmışken, sınıf öğrenme ruhundan kopar. Geriye kalan sürede ise ödev verme ve yüzeysel konuların geçişiyle bir ders daha sona erer. Sonuçta bu öğrencilerden başarı beklemek de bizim çelişkimiz olur.

Bu noktada okul öğretim, ev ise eğitimdir; ebeveyn de eğitimin öznesidir. Buna itiraz yoktur. Ancak sistemin temel amacı, evde bulunamayan rol model eksikliğini okul çatısı altında, donanımlı öğretmen profili ile tamamlamaktır.

Sonuç olarak eğitim bir takım çalışmasıdır: Anne-baba + öğretmen üçgeninde şekillenir. Model alınacak, geleceği insani boyutuyla inşa edecek bir sistem ancak bu hakikatle mümkündür