MODERN ZAMAN AYİNLERİNİN ADAKLARI

Abone Ol

Neolitik dönemden günümüze kadar her çağın kendine özgü kaideleri, kuralları ve toplumsal yaşama dair motifleri olmuştur. Bu durum, her anlamıyla halkların inanışlarına da tesir etmiştir. Kimi zaman toplumu konsolide etmek, kimi zaman hakikat arayışına yöneltmek, bazen de kitleleri ayrıştırmak ya da yön vermek amacıyla kullanılmıştır.

Kural ve kaideler sıkı tutulduğunda bunlar tabulaşır. Tabular ise zamanla, hurafelerin de etkisiyle, inanca dönüşür. Bu durum özellikle çok tanrılı dinler çağı için yerinde bir örnekleme olarak görülebilir. Semavi dinlerde bu tablo daha net çizgilere sahip olsa da, bilgiye ulaşmakta güçlük çeken taşra toplumlarında benzer riskler her zaman varlığını sürdürmüştür. Bu tür meseleleri fırsata çeviren işgüzarların her dönemde ortaya çıktığını görüyoruz. Günümüzde buna, sayıları giderek artan sapkın tarikatlar örnek olarak verilebilir.

Her çağın inanç sistemlerinin; zamanın iklim şartları, toplumsal yaşamı ve coğrafi koşullarıyla ilintili olarak şekillendiğini, bu inançlar temelinde toplumdaki hiyerarşinin düzenlendiğini tarihsel kalıntılardan ve kaynaklardan anlıyor; hatta günümüzde bunu bizzat yaşıyoruz. Neolitik dönemi incelediğimizde, çok sayıda tanrının var olduğu; bu tanrılar için ayrı ayrı ritüellerin ve ayinlerin düzenlendiği, adakların sunulduğu görülür. Çoğu zaman bu adaklar, toplumda zayıf, cılız ya da savunma mekanizması gelişmemiş insanlardan seçilmiştir.

Semavi dinlerde de benzer şekilde ayinler düzenlenmiş, kurban olarak hayvanlar seçilmiştir. Ortaçağ Avrupa’sında ise mutlak söz sahibi rahipler ve papazlar vardı. Bu din adamları, ayinlere farklı motifler ekleyerek yeni normlar geliştirmiş; kendi konforlarını korumak adına Kilise içinde uydurulmuş fetvalarla toplumu yaklaşık üç yüz yıl boyunca baskı altında tutmuşlardır. Bu anlayış, genel olarak 1700’lü yıllara kadar geleneksel biçimde devam etmiş, ancak uluslaşma bilincinin oluşmasıyla birlikte kırılmaya başlamıştır.

Ulusal bilinç geliştikçe, ulus-devlet geleneği ortaya çıkmıştır. Ancak ayinler sona ermemiş; aksine farklı biçimlere evrilmiştir. Dünyanın birçok bölgesi ulus-devlet modeliyle yüzleşirken, Ortadoğu geç kalmışlığın yarattığı dezavantajla; cetvelle çizilmiş sınırlar içine sıkıştırılmış, çoğu monarşik yönetim biçimleriyle donatılmış onlarca devlete bölünmüştür. Bunun yanında, bir şekilde devletleşebilen halklar dışında kalan üç kadim halk vardır: Kürtler, Asuriler ve Yahudiler.

Yahudiler, üç bin yıllık bir tarihin ardından 1948’de topraklarına dönerek devletlerini kurmuş; yaşadıkları soykırımlar ve dağınık yaşam deneyimlerinden ders çıkararak Ortadoğu’yu aşmış ve dünya çapında söz sahibi olabilmişlerdir. Asuriler ise kaderlerine razı olup ihtişamlı geçmişlerini bir kenara bırakarak farklı devletler ve halklarla entegre olmayı tercih etmişlerdir.

Peki, Medlerin ardılları, Selahaddin’in torunları olan Kürtler ne yapmıştır? Ne yazık ki barbar Ortadoğu coğrafyasının yetim çocukları olarak kalmışlardır. Kadim tarihleri, muhteşem zaferleri ve bazı tarihçilere göre bütün dillerin anası sayılan dilleriyle, dünyanın merkezi konumundaki Ortadoğu’da her oyunun ve entrikanın piyonu hâline getirilmiş; zengin sofraların yardımcı yemeği rolü biçilmiş ve yazımızın başlığında da vurguladığımız gibi, modern zamanların ayinlerinde hep adak olarak sunulmuşlardır.

Daha düne kadar adını sanını bilmediğimiz, Suriye’nin güney çöllerine sıkışmış; yok olmanın eşiğine gelmiş, sayıları yüz bini bile bulmayan Dürziler dahi bir anda sahneye çıkıp dokunulmazlık zırhına bürünebilirken, tarihin en eski kalıntıları arasında sayılan, on iki ila on beş bin yıl öncesine uzanan Göbeklitepe’deki insanların genetik özelliklerini taşıyan günümüzün kadim halkı Kürtler, ne yazık ki hâlâ her ayinin adağı, her oyunun figüranı, her sofranın mezesi konumundadır.

Bu elbette birçok yönüyle tartışılması gereken bir meseledir. Ben, naçizane fikrimi şöyle ifade ederek yazımı sonlandırmak istiyorum: Belki de son bin yılın en nitelikli yaşam ideolojisini Ortadoğu halklarına sunabilecek konumdayken, bu ideolojinin yalnızca sahipleri ve toplumumuzun yüzde biri kadar küçük bir kesimi tarafından anlaşılmış olmasına bağlı olarak bugün bu durumdayız. Bürokraside sınıfta kaldık, uluslararası ilişkilerde yeterli çaba göstermedik; hayati önemdeki toplumsal sorunlarımızı ise çoğu zaman kendi çıkarlarımız uğruna feda ettik. İç siyasette ciddi bir tükenmişlik yaşıyoruz.

Hal böyleyken, sırtlanların sofrasında çakallara kurban edilmek kaçınılmaz hâle geliyor.
Daha bilinçli bir toplum olabilme umuduyla…