Partiler ve kişiler üstü haklama -1

Abone Ol

Bazen en sonda söylenmesi gerekeni en başta söylemek çok çok iyi hissettirir. “Şerê peşîyê, mesilheta dûmayêkê çêtire.” deyimi tadında.

"Konumuz sosyal yaşam alanlarına olan yaklaşım zihniyetinin sonuçları ve kamusal alanda liyakattan yoksun yoz kişiliklerin, güzelim kurumların içini nasıl boşalttığı bağlamı üzerinden şekillenecek."

Hakkâri merkezden başlayarak memleketin tüm kurumlarına yuvalanmış bir yapı, bir rant durumu gerçeği ile karşı karşıyayız. Öyle ki yukarıda bahsi geçen çarkın, gücü tekelde tutmak adına ilçelerdeki kurumları, kişileri ve küçük yapıdaki aile gruplarının ya da aşiretlerin nasıl dize getirildiği, onların nasıl hizaya sokulduğu sonucu üzerinden kurumsal çürümüşlüğe haklama yapmamak elde değil.

Öyle ki geldiğimiz çürümüşlüğün ana kaynağı, liyakattan mahrum duruma düşürülen, merkezden başlayarak ilçelere doğru olan yayılıma dikkat çekmek istiyorum. İl merkezi başta olmak üzere devlet kurumları, onun amirleri ve diğer etkisiz yetkililerin sebep oldukları hak ihlallerinin yarattığı enkaza bakalım.

Ana konuya girmeden, parantez içinde kişisel yorumumla geldiğimiz noktayı kısaca özetlerken, hem yaşanan ihlallerin çok köklü ve sosyolojik geçmişine hem de yarattığı derinliğe öykü diliyle sizi götürmek istiyorum. Muhtemelen gelişimi şöyle olmuştur:

Biz Kürt halkı, özellikle Hakkâri-Şırnak ve Soran bölgesi (kuzey) olarak şahsımıza yapılan iyiliği Kürtçedeki karşılığı olan "çakî" diye ifade ederiz. Bunu kolay kolay unutmayan ve altında kalmayı razı görmeyen bir tutuma karşılık gelişen alçakgönüllü hissiyatı yerine ve zamanına göre kullanırız. Aksi takdirde eksik ve mahcup kalınır. İşte tam bu noktada Hakkâri ilk il olduğu zamanlarda idari birimler, yani resmî kurumlar ile halk nezdinde gelişen çeşitli evrak işleri ve diğer belgeli ilişkilenmelerin resmî boyuta taşınma sürecinde, işi görülen köylü garibanı, iyiliğin altında kalmamak adına nezaket gereği (ya da işinin daha hızlı ve iyi görülmesi için) köyden getirdiği peynir, bal, yumurta, sebze, meyve ne bulduysa memura ikram eder.

Gel zaman git zaman köylünün gönlünden kopanlar, bir zaman sonra kendi tüyünün yolunmasına dönüşünce köylü okudu, anladı. Yapılan işin aslında memurun asli görevinin gereği olduğunu fark etti. Dolayısıyla işin rengi farklı bir boyutla sorgulanmaya gitti. Roller değişti; gönülden kopan ikramlar artık sümen altından rüşvetçiklere dönüştü. “Senin işini hallederim ama çok uğraşmam lazım, araya dayı-ayı koymalıyım; ona göre sen de eliboş gelme” ve şaka ile karışık koyun yoğurdu, olmadı keşk, o da olmadı peynir-bal yahut sebze-meyve, yani köylüden ne koparabilirim noktasına gelindi. Vay gariban köylü vay. Günümüzde ise bu alışverişler IBAN üzerinden “bağışlara” dönüşmüş de olabilir, kim bilir. Köylü garibanına iş taahhüdü, işçi kadrosu gibi vaatlerle zincirin bir diğer sivil kanadı olan simsarlar, tefeciler, rüşvetçiler ortaya çıktı ve yüklü paralar karşılığında sınıf atlayan arzuhalcilik sektörüne dönüştü. Yani kurum yetkilisi ile gariban halk arasında başka tehlikeli bir sınıf peydah oldu: “devlet kurumlarına seçen ve yerleştiren mafyası.” Dolayısıyla merkezde adamın varsa ancak işin hallolur durumu üzerinden normalleşen süreçte, “ne kadar ekmek o kadar köfte” anlayışı ile gelinen noktada bu çürümüş çarkın oyunu, günümüzde mülakat ve şaibeli kura çekimleri gibi farklı bir seviye ile sahneleniyor.

"Tam da bu noktada, kurumlarda ve özel sektörde işini sorumluluğunu hakkı ile dürüstçe yapanları tenzih ederken; aldıkları maaşın, yaptıkları iş karşılığından ziyade ortaya koydukları karakterlerinin emeği sonucu olduğunu bildiğimiz için gönülden teşekkür ediyoruz." Maalesef ki onlar da azınlık içinde azınlıktır.

Velhasılıkelam, belge ile ispatlanamayan her türlü söylem ya da ifade, kişisel olmadıkça hakaret ve iftirayı da içermediği sürece kanunen bir ihlal sayılmıyor gerçeği üzerinden kendime alan açmış olayım. Eleştirileri ve tespitleri yaparken aynı zamanda yediden yetmişe herkesin şapkasını önüne koyarak, samimiyet temelinde önce çuvaldızı kendine batırması kaçınılmaz olmalı sanırım. (Bu da “kadının sözlü beyanı esastır” maddesine atıf olsun diyelim :) )

Konuyu başlığımız olan sosyal yaşam alanlarına yönelik zihniyete bağlamak gerekirse; merkez kurum amirlerine göre il geneline yapılacak herhangi bir hibe, proje, yatırım gibi desteğin hiyerarşik bir sıralamaya göre hayata geçirilme ciddiyeti, sanki İslam’ın altıncı şartıymış gibi dikkate alınırken; sanırsınız diğer şartlar harfiyen yerine getiriliyor da geriye sadece bu kalmış. Çünkü kendilerince kurdukları sistem tam da bu emir-komuta zincirini dayatıyor.

Bu bağlam üzerinden sosyal-toplumsal amaçlı faaliyetler için bakanlıktan ya da Süper Toto’dan hibe ekipman gönderilir ama ilçemize ulaşana kadar geriye kalanı sadece zekâtı olur. Yani nereden ve kimden ne gelecekse, hatta ilçelere özel hibe edilmiş olmasına rağmen önce merkeze alınır, bakılır: ne kadarını elde tutabiliriz diye… Geriye bir şey kalırsa artık sus payı, göz boyama, adını siz koyun; önce Yüksekova’ya, oradan da belki taşarsa diğer gariban ilçemiz Şemdinli’ye ve kasabalara, yani sadaka niyetine ne kalırsa artık. Çünkü bu zat hak gaspı yaptığında güya üstüne yaranacak ve kendine de güç devşirecek. Tabii zincirin halkaları hortum şeklinde bir bir bağlanıyor. Gelinen noktada “adamına, dayına ve çıkarına göre” işleyiş mantığı ağını kurmuşken, bir diğer tuhaf durum ise; il genelinde bir yere kadrolu olsun, geçici işçi olsun eleman alınacaksa ne hikmetse öncelik hep merkez bağlantılı kadrolaşma üzerinden ilin geneline yayılıp şekil alıyor. Eskiden arka odalarda yapılırdı, şimdi halka açık kurada bile şaibe ve hile ile kralın çıplak olması umurlarında değil.

Konuyu Şemdinli özeline alacak olursak; 35-40 bin nüfusa sahip bir yerleşim yerinde halkın sağlıklı, hareketli bir yaşam için iki tur yürüyeceği, koşacağı ya da birçok branşta aktivite yapmaya fırsat bulduğu emektar kapalı spor salonu; basit gerekçeler olsun, diğer ihmal zincirlerinden dolayı olsun aylardır Hakkâri merkezli kapalı tutularak Şemdinli halkına ve burada branş sporlarında eğitim görmeye çalışan çocuklara reva görülen muamele karmaşası devam ediyor.

Salon defalarca aydınlatma sorunundan dolayı bir açık bir kapalı hizmet durumu söz konusuydu. Çünkü yenileme ve tamirat süreci keyfî olarak zamana yayılıyor. Teknik ekipman ve malzeme merkezden gönderilecek; çünkü onların tekelinde olunca ihmal, boşvermişlik durumuna teslim kalıyordu. Defalarca yapılan sahte tadilatlar ve benzeri göz boyamaları ile güya salon yenilenmiş, ömrü de uzayacaktı ama her defasında merkezi ödeneğin tamamının kullanılıp kullanılmadığı muamması ise zihinlerde yankılanıyordu.

Gelinen son aşamada emektar salonun yıkım kararı alınmış; ama ne zaman başlanacak ve hangi yıl faaliyete girecek, arap saçı resmen. Ya da bilinmez: yenisi neden yapılsın diye burada da karanlık güçlerin inisiyatifine kalmış. Güya yeri bataklıkmış; o halde sorarlar, günümüzün teknolojisi ile nasıl bir yöntem/çözüm olmaz diye. Ama arayıp muhatap bulasın… Gelinen noktada çaresiz, başka bir yer bakınılıyormuş muhtemelen. Ya yerine çökülecek, şahıslara satılacak ya da şehrin çok dışına itilecek belki de. Gerçi yenisi yapılana kadar alternatif bir salon olarak Sabri Özel Lisesi için yapılan kapalı spor salonu mevcut ama çok trajik: kapıda kilit ve örümcek ağından geçilmiyor. Çünkü bu yatırım çürümeye terk edilmiş. Sporun dışında ise sadece mezuniyet baloları için kullanılması; eğitim ve gelişim noktasında geldiğimiz vizyonsuzluğu ve kurumsal çürümüşlükteki seviyeyi ele veriyor.

Bu manzara, etkisiz yetkililerin kurumları nasıl işgal ettiğinin ve sadece tribüne oynadıklarının anbean resmi değil de nedir? Olsa olsa itaatkâr, etkisiz ama yetkili idareciler yığını diyebiliriz. Hazır konu spora gelmişken bir anekdot paylaşayım: zamanında Beşiktaş kulübünün teknik direktörü Stefan Bilic istifa ederken (ya da kovulmuştu, hatırlayamadım) şu ironik ifadeyi kullanmıştı: “Türkiye'de temel problem şu; bilgili olanların yetkisi yok, yetkisi olanların da bilgisi yok.” İşte tam da anlatmaya çalıştığım durum bu.

Yahu hangi eksiği, hangi ihmali yazacağımı bilemedim, inanın. Şemdinli için onayı çıkan MR (emar) cihazının iptali konusu da başlı başına bir çürümüşlük gerçeği. Yıllardır Şemdinli Devlet Hastanesi’ne bir MR cihazı ihtiyacı çok elzemken, sonunda bakanlık tarafından cihazın verilmesi kararlaştırılmış olmasına rağmen yine devreye merkezli “dayılar, ağababalar” girerek iptali üzerine arap saçına döndü maalesef. Bu halkın cefası, eziyeti semer gibi sırtınıza vebaldir, bilesiniz.

Bu daha ne ki; yakın zamanda şehrin göbeğinde sayılan eski jandarma karakolunun yerine gençlik merkezi/yarı olimpik yaşam merkezi gibi bütçesi onaylanmış, projesi çizilmiş bir yatırım vardı. Ama oraya da çomak sokmazlar mı? Malum memleketin çürük elmaları… Güya hesaba katılmayan su kaynağı varmış; bütçenin üçte biri kadar perde duvarlara harcanacakmış. Gel de buradan yak be vicdansızlar! Proje çizim aşamasında zemin etüdü yapılmadan onay verilir mi? Bu nasıl bir akıl tutulması? Velhasıl bu proje de askıya alınmış gibi. Dahası, henüz zemin kaba inşaatı biten kapalı tenis kortuna da korkarım bir kulp bulup göz koymazlar. Anlayacağınız, sosyal yaşam alanları için gerekli olan kültür ve tahammül anlayışı hak getire ki mevcut zihniyetteki vizyona göre Şemdinli’ye henüz 3-5 gömlek büyük ve uzak gibi, malum idareci ve yöneticilerin penceresinden bakınca.

Nedir bu çökme zihniyeti ve bu halka reva görülen durum? Sosyal yaşam alanlarına olan bu düşmanca yaklaşım… Akıl tutulması resmen.

Yani yoz olan zihniyet grupları, takım halinde işleyip bu güzelim kurumların içini boşaltarak liyakatsizliği arşa çıkarmışlar. Hani “taşı gediğine oturtmak” deyimi var ya, tam da buna uygun olarak son bir şey söylemek istiyorum: Madem bu kadar inançlıyız, o hâlde nasıl ki İslamiyet’i Kur’an-ı Kerim’e göre yaşamak kaçınılmaz ise; kurumları da liyakata göre idare etmek ve yönetmek bu memleketin, bu halkın, bu ülkenin tek kurtuluş yoludur diye düşünüyorum. Yaşadığımız aksi durum zaten ortada. En ufak bir yetkiyi eline alan, hiç utanmadan bulunduğu makamın gücünü şantaj, gözdağı ve tehdit aygıtı olarak kullanmaktan imtina etmiyor. Bu son cümlemin kapsamı sadece Hakkâri değil; ülkenin tamamını saran zehirli bir sarmaşığa dönüşmüş durumda. Bu yüzden yukarıdaki taşı gediğe bir an önce oturtmak gerekiyor.

Yazıma son verirken; sanırım çuvaldızı ilk önce kendimize batırma iradesini hak temelli gösterebilirsek, diğer taraftan mahalle yanarken ya da memleket ve hatta ülke yanarken saçını tarayan, seyirci kalan komşu olmak yerine; “ne sebeple halkın, memleketin, insanlığın acısında ortaklaşamayan o vicdansızları ve haksızları haklamıyoruz ki?” diyerek bitirmek istiyorum.