VİRANE KENTİN DEMOGOJİK İCRAATLARI

Abone Ol

İbn-i Haldun’un çok bilinen “Coğrafya kaderdir.” sözü, iki kelimelik fakat oldukça anlam taşıyan; her kesimin kendince pay çıkardığı bir cümle.

Hakkari il genelinin coğrafi yapısına baktığımız zaman, bu sözün en çok da Hakkarili bir yurttaşın kullanması gerektiğini; coğrafyanın gerçek anlamda nasıl da bir Hakkarili yurttaşın kaderine dönüştüğünü gözlemlemek mümkün.

Fiziki coğrafyası ile bir insanın iki elini birleştirip avuç şekline dönüştürdüğü hâlini andıran il merkezi, bu avucun içini tamamen doldurmuş; avucun dışında kalan bölgeler yerleşime pek uygun olmadığından dolayı, herhangi bir meteorolojik olayda güvenliği ciddi anlamda riske atıyor.

“Avuç içi” olarak adlandırdığımız merkezdeki arazi yetersizliğinden kaynaklı çarpık yerleşim, sismolojik veya jeolojik bir hareketlilikte ciddi sonuçlar doğuruyor. 1930 yılında meydana gelen depremde, şehrin en kalabalık yerleşim yeri olan mahalleye “Kıran Mahallesi” isminin verilmesi (kıran, Kürtçe bir kelime olup karşılığı “yok olmak”), tahribatın büyüklüğü hakkında bizi yeterince aydınlatıyor. Nitekim 1930’daki depremde iki bin beş yüz küsur insan ölmüştü; şehrin nüfusu altı-yedi bindi, yani şehrin yarısına yakını yok olmuştu.

Şimdiki nüfusa bakalım: yaklaşık yetmiş bin küsur… Çok daha iç içe ve gelişigüzel bir yapılaşma söz konusu.

İçinizi daha fazla karartmadan asıl konuya gelelim: Coğrafya neden kaderdir?

Hakkari merkez ile ilgili birkaç örnekleme yaptık, şimdi bir de ilçelerine bakalım. Bir avuç insanın yerleşebildiği merkez, belki sanayi ve endüstri devrimlerinden önceki dönemlerde çok daha stratejik, korunaklı doğal yaşam alanları olarak kabul edilebilir; fakat günümüz dünyasında stratejik bir konuma sahip olabilmek için çok daha farklı doğal özellikler taşımak gerek. Hakkari merkez gibi hiçbir ülke ile sınır kapısı olmayan, hiçbir ana güzergâhı bulunmayan, herhangi bir denize kıyısı olmayan; sarp kayalıklarla donanmış bir yer, ancak ücra veya taşra olarak kabul görebilir.

Bu saydığımız günümüz yaşam şartlarını ise Yüksekova fazlasıyla karşılıyor: hem merkez ve tüm ilçe ve beldelere olan eşit mesafedeki konumu, hem her türlü yerleşim, tarımsal ve hayvansal plan-proje için uygun uçsuz bucaksız verimli arazileri, hem ülkenin en doğu noktası vasfına sahip havalimanı ve Türkiye’de büyüklük olarak üçüncü olan Esendere Sınır Kapısı ile tam da biçilmiş kaftan.

Fakat ne hikmetse yıllardır, “biraz iteklesek sınırın dışına çıkacak” uç şehrimizi yönetmeye kendilerini adamış; neresinden tutsan elinde kalacak yönetici konumundaki tayfa, dağların kendi Hakkari’mize hizmeti demagojik söylemlerden öteye geçmedi.

Hizmet demek; altyapı, üstyapı demek. Hizmet demek; yol demek, hastane demek, tam işlevli kurum binaları demek, yeşil alan demek, çocuk parkları, yürüyüş yolları, güvenli ve düzenli kaldırımlar demek.

Hizmet demek; olası bir olumsuzluğu önceden tahmin edip önlem almak demek.

Ama bizim tayfa, iktidarıyla muhalefetiyle, bütün bu hizmete dair başlıklardan bihaber; sadece olup bitenin arkasından bir demeç veya videolu bir paylaşım ile, içi boş üç beş demagojik cümleyle geçiştirir. Bunu da hizmetmiş gibi deklare ederler.

İşe yarıyor mu bu kronikleşen ahvaliniz?

Evet… Uzun yıllardır bölgenin içinde olduğu karmaşık durumu da fırsat bilerek uyguladığınız taktik iş gördü; nevaleyi düzdünüz bugüne kadar belki. Ama artık işe yaramıyor, miadı doldu. Halk sadece samimiyete bakıyor. Hiç konuşmayın, tek kelime etmeyin; yeter ki layıkıyla işinizi icra edin. Emin olun, çok daha iyi prim yaparsınız.

Yıllardır Yüksekova’nın sırtında kambur olan Hakkari merkezin, sayısı iki elin parmaklarını geçmeyen; teorisi dillere destan, pratiği ise düşmanca olan azınlığa karşı ne yazık ki hiçbir şekilde karşı koyabilecek, mücadele edebilecek nitelikte sorumluluk sahibi ne kurumlarımızı ne de sorumluluk düzeyindeki şahısların bir gayretini göremedik.

Çünkü bu tür bir art niyet ile mücadele etmek istiyorsan, önce kendin şeffaf olacaksın; aldığın sorumluluğun gereklerini yerine getireceksin. Her yönüyle kusursuz olan bir coğrafyaya sahip şehri, yanlış, yetersiz ve bilinçsiz politika ve icraatlar yüzünden Bangladeş’in bir kasabasına dönüşmesine müsaade etmeyeceksin.

İşte o zaman gidip her yerde, avazın çıktığı kadar bağırıp; ana sütü gibi helal olan haklarını talep edeceksin.