Savaşın Sessiz Çığlıkları

Abone Ol

Savaş, patlayan bombaların, yıkılan şehirlerin ve sayılarla ifade edilen ölümlerin adı değildir; duyulmayan çığlıkların toplamıdır. Kameraların görmediği, mikrofonların kaydetmediği, tarihin dipnotlarına bile düşmeyen o sessiz çığlıklar… İşte savaşın en ağır yükü oradadır.

Sessiz çığlıklar sınırın dikenli tellerini dahi zorlayamayan, yankıları ömür boyu süren o derinlik. Bir çocuğun, patlama seslerine alışmış bakışlarında saklıdır o çığlık. Bir annenin, boş bir kapıya her akşam aynı saatte bakışında. Harabeye dönmüş bir evin önünde anahtarını hâlâ cebinde taşımasında. Her şey yerli yerindedir ama hayat çekip gitmiştir artık. Geride yalnızca eksilmişlik kalmıştır.

Savaşın sessiz mağdurları, istatistiklere dahi sığmaz. Onlar “kayıp” sayılmaz; çünkü bulunmaları beklenmez. Bir gün okula gidemeyen bir çocuktur onlar, bir daha gülmeyen bir kadındır, geceleri uykusunda sıçrayarak uyanan bir bedendir. Savaş bitti denir ama onların içindeki savaş hiç bitmez. Çünkü savaşın bıraktığı izler, enkazdan çok daha derindedir; hafızaya kazınır, dile gelmez, anlatılamaz. Sessizlik, bir savunma biçimine dönüşür. Konuşmamak, hayatta kalmanın yeni adı olur.

Savaşın sessiz mağdurları, anlatacak kelime bulamaz. Çünkü yaşananlar, dilin sınırlarını aşmıştır. Acı, anlatıldıkça eksilmez; daha da ağırlaşır. Bu yüzden susarlar. Suskunlukları yanlış anlaşılır; kabulleniş sanılır. Oysa susmak, haykırmanın başka bir biçimidir.

Bizler, uzaktan bakanlar, savaşın gürültüsünü konuşmayı severiz. Cepheleri, tarafları, kazanımları… Oysa sessizliği dinlemeyi bilmeyiz. O sessizlikte kimlerin kaybolduğunu, kimlerin yarım kaldığını, hangi hayatların karanlıkta sıkışıp kaldığını görmek istemeyiz. Çünkü görmek, sorumluluk yükler; yaşanan bu eksilmeyi görmezden gelmek kolaydır.

Gerçek barış, silahların susmasıyla değil; sessiz kalanların duyulmasıyla mümkündür. Ama bugün, savaşın sessiz çığlıkları hâlâ yükseliyor. Suriye’de, İran’da, göç yollarında, yıkılmış evlerin eşiğinde… Bu çığlıklar duyulmadıkça, talan derinleşiyor, yalnızlık büyüyor, karanlık genişliyor.

"Çünkü her insan, kendi hayat hikâyesi kadar değerli; kendi yaşam öyküsü kadar ise yaralıdır"...