Sene 2025… Yüksekova’mızın tarihine, taşın altında ezilen bir yıl olarak geçti. Zamanın çarkı döndü, ama bu coğrafyada sanki dişliler paslanmış, dönüşümüzden iniltiler yükseliyordu. Ekonomi, dipsiz bir kuyuya dönmüş taş misali… Sesi çıkmadan, derinlere gömüldü. İşsizlik; bir canavar gibi genç beyinleri, taze umutları kemirdi. Her sokak, her köşe başı, “Bana bir iş ver!” diyen gözlerle, bir borç hikâyesiyle doluydu. Ailelerin sofraları, bereketin değil, hesabın tartıldığı terazilere döndü.
Her Bir Kara Haber, Kalbimize Saplanan Bir Hançerdi…
Göç… Ah, o eski ve yeni yaramız… Batı illeri, bir rüya şehir gibi parlıyordu uzakta. Fakat o şehirlerin soğuk duvarları, bazen buradan götürdüğümüz acılardan daha zalim davrandı. Hasretin ucuna “Veda” yazıldı. Telefonlar çaldığında, “Acı haber” titremesiyle korkudan titreyen eller, oğullarını, kardeşlerini toprağa verdi. Mezarlarımız, hayallerimizden daha genç oldu bu yıl… Her bir kara haber, kalbimize saplanan bir hançerdi.
Ve bu tabloda, toplumun damarlarında akan kan, iki ayrı renge büründü. Bir tarafta; servetlerine servet katan, zenginliği fısıltıyla değil, gürültüyle çoğaltanlar… Diğer tarafta; yerinde saymakla kalmayıp, borç bataklığında daha da geriye giden mağdurlar… Bu, sadece bir gelir uçurumu değil, ahlaki bir yarılmaydı. Adalet duygusu, bir cam vazo gibi paramparça oldu ve her parçası, bir vicdan sahibinin yüreğine battı. Yoksulluk, bir gölge gibi sessizce büyürken; lüks, alay edercesine ışıltısını parlattı.
Bu Topraklarda, “Can” Neden Bir Naylon Poşet Kadar Ucuz?
Bölgemiz, kazaların ateş çemberine dönüştü. Her patlama, her enkaz, yüreğimizde ayrı bir yangın yaktı. Genç bedenler toprağa düştü, anaların feryadı dağları deldi. Her bir “kaza” kelimesinin altında, bir “ihmal” sorgusu yatıyordu. Bu topraklarda, “can” neden bir naylon poşet kadar ucuz? Bu soru, havada asılı kaldı; cevap ise belki de vicdanların karanlık köşelerine saklandı.
Sınır Var, Ama Hayat Yok.
Esendere Sınır Kapısı… Bir zamanların “altın geçidi”… O kapı, artık demir bir perdeye dönüştü. Kilitleri, umutlarımızı kilitlemek için vuruldu. Sınır var, ama hayat yok. Kapı var, ama bereket geçmiyor içeriden. Halkın ve esnafın beklentisi, rüzgâra karşı yakılan bir sigara dumanı gibi dağılıp gitti.
Aşiretsel Festivaller, Sosyal Fay Hattımıza Dinamit Koydu…
Ve bir başka acı; toplumun derin yarasına sürülen tuz… Halk, geçim derdiyle boğuşurken, bir kısım aşiretsel festivaller, gösterişin ve savurganlığın şölenine dönüştü. Bu kutlamalar, sosyal fay hattımıza adeta dinamit koydu. Aç ile tok, yan yana ama dünyalar kadar uzaktı. Bu görüntüler, bizim hikâyemizin trajik bir ironisiydi.
Doğal Gaz, Nihayet Şehrimizin Damarlarına Ulaştı…
Ama karanlığın tam ortasında, bir çakmak ateşi gibi parladı umut. Doğal gaz, nihayet şehrimizin damarlarına ulaştı. Uzun yıllardır beklenen bu nimet, soğuk kış gecelerini biraz daha ısıttı. Yüzlerde, donmuş bir tebessümü eriten sıcak bir rüzgar estirdi. Bu, somut bir rahatlamaydı.
Süreç, Geleceğe Dair En Büyük Ümidimiz
Ve belki de hepsinden önemlisi… İmralı ile iktidar arasında filizlenen diyalog. PKK’nin fesih ve silah bırakma söylemleri, bu dağlık coğrafyaya düşen ilk bahar yağmuru gibiydi. “Barış” kelimesi, yıllardır kanla sulanan bu topraklarda, bir tohum misali filizlendi. Bu süreç, geleceğe dair en büyük ümidimiz, en kıymetli hazinemiz oldu. Umut, en çok da burada, yaralı yüreklerde yeşerdi.
Ve Geleceğe Ertelenen Vaatler…
Üniversite fakültesi, Kültür Sarayı, hastane, otogar… Ve nihayetinde “il” olma hayali… Hepsi, geleceğe ertelenen vaatler, “başka bahara” kaldı. 2025, bu topraklara sancıyı, yoksulluğu, adaletsizliği ve ölümü fazlasıyla yükledi.
Fakat insan, umutsuz yaşayamaz. Bu halk, asırlardır direncin ve sabrın timsalidir. Dileğimiz odur ki; 2026, barışın güvercinini, huzurun zeytin dalını, adaletin terazisini ve hakiki kalkınmanın ışığını getirsin. Artık bu topraklar, ölümün matemini değil, yaşamın şarkısını söylesin. Bu dağlar, silah seslerini değil, çocukların kahkahalarını yankılatsın. Gelecek bahar, hepimizin baharı olsun.