Bir zamanlar yokluk vardı. Ama insan eksik değildi.
Bugün her şey var… ama insan yok.

Evet, yanlış okumadınız.
Alışveriş merkezleri dolu, evler dolu, cepler dolu…
Ama kalpler boş.

Bir kapı çalındığında eskiden sadece kapı açılmazdı, insan açılırdı.
Şimdi kapılar da kapalı, insanlar da.
Ziller susmuyor ama kimse kimseye gitmiyor. Çünkü artık kimse kimseyi gerçekten merak etmiyor.

Kendimize itiraf edelim:
Biz bu hale bir günde gelmedik.
Yavaş yavaş çürüdük.

Teknoloji ilerledi, biz geriledik.
Ekranlar büyüdü, vicdanlar küçüldü.
Bilgiye ulaştık ama hikmete sırt çevirdik.

Bugün herkes konuşuyor… ama kimse dinlemiyor.
Herkes gösteriyor… ama kimse gerçekten yaşamıyor.

Çocuklarımıza bakalım.
Eskiden sokakta düşerek büyürlerdi, şimdi koltukta kaydırarak büyüyorlar.
Toprakla değil, ekranla temas ediyorlar.

Arkadaşlık kurmuyorlar, takipçi biriktiriyorlar.
Ve biz buna “çağ” diyoruz.
Adına da “ilerleme” diyerek kendimizi avutuyoruz.

Soruyorum:
Bu mu ilerlemek?

Bir çocuğun gözünün içine bakmadan büyütmek mi ilerleme?
Aynı evde yaşayıp birbirine yabancı olmak mı?
Sevgiyi bir “beğeniye” indirgemek mi?

Gerçek şu:
Biz kolay olanı seçtik.
Emek vermekten kaçtık.
İlgiyi, sevgiyi, sabrı pahalı bulduk.

Onun yerine ne koyduk?
Hız. Tüketim. Umursamazlık.

Bugün gençler yönsüzse, bu onların suçu değil.
Onlara yol göstermeyenlerin suçu.

Bugün insanlar yalnızsa, bu kader değil.
Bu, tercih.

Evet, tercih.
Çünkü biz birbirimize zaman ayırmamayı seçtik.
Dinlememeyi seçtik.
Anlamamayı seçtik.

Ve en kötüsü…
İnsanları kalbine göre değil, cebine göre değerlendirmeyi seçtik.

İşte kırılma tam burada başladı.

Bir insanın değeri karakterinden kopup parasına bağlandığı gün,
bu toplum zaten kaybetmişti.

Bugün sokaklar kirliyse, bu sadece belediyelerin meselesi değil.
Zihinler kirli. Kalpler kirli. Niyetler kirli.

Ve biz hâlâ soruyoruz:
“Ne oldu bize?”

Oldu olan şu:
Biz kendimizi unuttuk.

Değerlerimizi bıraktık.
Vicdanı susturduk.
İnsan olmayı ikinci plana attık.

Ama hâlâ bir gerçek var ki inkâr edemeyiz:
Bu toprak tamamen tükenmiş değil.

Hâlâ sabreden anneler var.
Hâlâ alın teri döken babalar.
Hâlâ bir çocuğun hayatını değiştirmeye çalışan öğretmenler.

Ama onlar sessiz.
Çünkü gürültü yapanlar, boş olanlar.

Artık karar verme zamanı.

Ya bu gidişata alışacağız ve insanlığımızı tamamen kaybedeceğiz…
Ya da rahatsız olacağız.

Evet, rahatsız olacağız.
Çünkü değişim, konforla değil; rahatsızlıkla başlar.

Kendimize şu soruyu dürüstçe soralım:

Teknoloji ilerlerken biz insanlığımızı geride mi bıraktık?

Cevap “evet” ise…
Daha fazla konuşmanın anlamı yok.

Dönmek zorundayız.
Daha yavaş olmaya,
Daha çok dinlemeye,
Daha az yargılamaya,
Daha çok insan olmaya.

Çünkü başka bir yol yok.

Ve açık konuşalım:

Bu gidişle kaybedeceğimiz şey teknoloji değil…

İnsanlığımız.