Can dediğimiz olguya kavram üzerinden baktığımızda, yaşamak ve hayatta kalmak diye iki farklı pencereden bakabiliriz. Bu kavramlara göre yaşamak dediğimiz kavramsal karşılığa denk gelen anlam; bir canlı olarak her yönüyle, ölçüsü makul düzeyde olanı arzu ettiğimiz yaşam olurken, diğer kavram olan hayatta kalmak ise sadece yeme, içme, barınma ve üremeden ibaret olduğu gerçeği üzerinden yol alır. Söz konusu hayatta kalma kavramına göre, aynı döngünün hayvanlar için de geçerli olduğunu hesaba katarak bakılmalı. Aksi takdirde insanın hayvandan farkı kalmamış oluyor.

Hayatta kalma kriteri olan bu dört temel hakikat, çok ilginçtir ki anayasanın değişmez ilk üç maddesi gibi neredeyse hayatidir. Öyle ki bu yaşamsal maddeleri değerli kılan ayrıntılar; onların içini ne şekilde doldurduğumuz ve hangi anlamları yüklediğimizdir. Yaşamak mı yoksa hayatta kalmak mı noktasındaki tercihler, var olma gerçekliğimizde ölçüyü nerede ve nasıl aradığımıza göre belirleyici oluyor.

H H H-37

Barınma ve yaşam alanları, sosyal devlet anlayışında bir güvenlik meselesi olması gerekirken; aksine çürüyen kurumsal ilişkilerin ağına girmiş ve buradan da usulsüzce işlerin hızlandırılması ve kabulü karşılığında rantın paylaşımıyla devam eden bir çarkın varlığına tanıklık ediyoruz. Güya sosyal hukuk devleti ve özellikle deprem kuşağında olan bu memlekette, geldiğimiz nokta itibarıyla içinde olduğumuz rahatlık, inanın Japonya’da bile yoktur. Ki Japonya, deprem konusunda önleyici tedbirlerde nirvanayı yaşarken…

“Onurlu bir yaşam ve başkasının yaşam hakkına saygı” ifadesi oldukça net ve düzdür.

Bu düzlükte barınma; her çekirdek ailenin, kendi hayal dünyasında başını sokabileceği bir daire sahibi olana kadar bazen sağlığını, bazen konforunu, çoğu zaman da vaktini bu amaç için heba etmesi anlamına gelir. Esas trajedi ise farkında olmadan uğruna bu kadar fedakârlık yaptığı şeyin sonunda geldiği noktaya bakar mısınız? Bir yapsatçının ya da bir müteahhidin insafına kalmış, kumdan evlere razı olma sonucu ile kendince barınma ihtiyacını giderdiğine olan teslimiyeti ve içine düştüğü çaresizlik…

Yapsat mantığı ve yaklaşımı, yaşam yönüyle tehlike; diğer boyutlarıyla da tam bir çürümedir aslında. Şöyle ki; peşin alınmış olan daire ya da dükkân için teslim tarihi kararlaştırılır. Bu karar sürecinde aksilikler ve gecikmeler, olabilecek en düşük ihtimal zinciri olarak hesap edilir. Hesap çarşıya uymayınca da yağmurda radye temel harcı dökülür, karlı havada demir kolon bağlantıları yapılır; gelir-gider dengesizliğinde şartnamede olan malzeme oranı ve kalitesinin sözleşme standardına uygunluğu ise tam olarak hak getire… (İşini hakkıyla teslim edenlere de lafımız meclisten dışarı.)

(Gever’de yaşanan son su baskınları da aynı çemberde; zemin etüdü yapılmadan ve zemin-yüksek kat şartı olmadan yapı izni ya da kaçak kata izin verilmesinin sonucudur. Hakkâri’nin tamamı deprem kuşağı ve il içi sınırlarında hangi yoldan gidersen ancak aynı yoldan geri dönebilirsin. Çünkü ulaşımdaki altyapının tamamı geçici ve göz boyama. Yani doğal afetlere karşı hiçbir alternatif yol güzergâhının dahi olmadığı bir gerçeklikte tesadüfen hayatta kalıyoruz.)

Masal Evleri

Makyajlı, süslemeli dış cephe ve iç dekorasyon ile göz boyaması yapılır; ama temel ve iskelet yapısı, büyük soru işaretleriyle birlikte sıva altına gömülür. Çünkü geldiğimiz nokta, dış güzellik yoksa diğer kıstasların hiçbir değeri yoktur anlayışıdır. Bu yaklaşım biçimi, yaşamsal tüm kararlar bağlı olarak sebep-sonuç ilişkisi içinde en belirleyici etkendir.

G G G-51Diri Diri Gömülen İnsanlık ve Şemdinli Üzerinden Memleketin Fotoğrafına Bakmak

Şemdinli — daha doğrusu Hakkâri genelinde — çarpık yerleşim konusunda bir planlamanın olmadığı; sadece seçim odaklı, oy sandıklarına endeksli tavizler ve usulsüzlüklerle günümüze kadar devam eden başka bir çürümüşlük ile karşı karşıya olduğumuz tablo, içler acısı durumda.

Yerleşim yerinin çok engebeli olması, zaten çarpık olan yapılaşmayı tamamen kontrolden çıkarıyor ve dağ taş oyulup barınma yerlerine dönüşüyor.

Sel yataklarında, dere boylarında ve fay hattı üzerinde yapılaşma aldı başını gidiyor. Hem de 6 Şubat depremi sonrası getirilen kat sınırı ihlali ve dikey yapılaşma yasağına rağmen, hunharca yapsat mezarlıkları dikiliyor.

Arazi engebeli ve yetersiz; dolayısıyla dikey yapılaşma kaçınılmaz diye düşünebilirsiniz. Ama yatay yapılaşma için engel yok, rant ise nedense çok. Gerçi tersine göç ve istihdam olmazsa uzun vadede yatay yapılaşma da tıkanacaktır ki o da başka bir konu.

Buradan çıkan sonuç; şahısları ya da muhatap kurumları şikâyet etmekten öte, bunların görev ve bilinç yetersizliğinden kaynaklı yarattıkları hezeyanı ve yozlaşmayı memleket olarak, ilçe olarak toplumsal boyutuyla sorgulamak, eleştirmek ve haksız yere halka kesilen faturanın hesabını sormaktır. Bu acınası gerçeklikte ortaklaşmaya ve tek ses olmaya dikkat çekmek gerekir. Ama kimin umurunda? Herkes gününü, çıkarını ve koltuğunu koruma peşinde…

Kendi Kazdığımız Kuyuya Bile İsteye Düşmek

Zamanında kamuya ve belediyeye ait arsalar, araziler ve yapılar; kendi oy depolarını şantaj unsuru olarak kullanmış olan sözde aile reislerine, aşiret mensuplarına ve çıkar uğruna itaatte sadakati peşkeş çekenlere öylece sandık siyaseti uğruna satıldı ya da hibe edildi. Kamuya ait sosyal yaşam alanları ve halkın yararına olabilecek ne varsa, A ya da B partisi tarafından rant uğruna yok edildiğine dair her dönem tanıklığını da yaşadık.

Seçim yaklaşınca tüm kanunlar devre dışı bırakılır; oy potansiyeli şantaj olarak yaptırım gücüne dönüşür ve karşılığında tavizler havada uçuşur. Sosyolojik ve ruhsal çürümüşlük üzerine yaşamı ve geleceği inşa etme beyhudeliğinde, üç maymunla kıbleye doğru durmak da ihmal edilmez.

Celladına Âşık

Sonuç olarak; kanuna aykırı, usulsüz yapılaşmalar için inşaat ruhsatına onay verenler, kaçak katlara ve teras dönüşümlü dairelere izin verenler, oy kaybetme kaygısından dolayı üç maymunu oynayanlar; acaba o evlerde aileleri ile oturma cesareti gösterebilecekler mi? Elbette hayır.

Öyle ki bu usulsüzlük ve sorumsuzluk, en baştan günümüze kadar devam eden partilerin ve yerel yönetimlerin asli kabahati olarak gün gibi ortadadır.

Geldiğimiz son noktada, bu acı tablonun vebalini ve hesabını verecek yüzleri olmayanlar; Yusuf’u kuyuya atıp onu orada ölüme terk edenlerle, barınma ve yaşamsal değerleri yok edenler aslında aynı kişiler…