Raskolnikovlu gecelerde,
Bağlar’da Burç ile Belek kahvesinin Kürtçe yazılmış Birc a Belek düşleri arasında turlardık.
Bazen Kafka ile…Bazen Raskolnikov ile…
Bazen kayıp bir mahallenin TOMAları arasında bazen de şikayet edilmeden önce dört duvarlı arka mahallede.
Suçumuz merhametti.
Ve cezamız hep merhametten vurulmak oluyordu
bir şafaktan diğer şafağa.
Üstelik kumar oynamıyorduk.
Masumca ölümü bekliyorduk sadece.
Şehirliydik ama Evinin yanmasını bekleyen ufo görmüş bir köylü gibiydik hepimiz.
Ben hikâyeler anlatırdım serçelere,
şahmaranlara dair…
Annem ise tandır başında hikayeler yaşardı ve yaşlanırdı.
Burjuva ekmekler pişerdi annemin alzheimer tandırında
ve halk biraz daha aç kalırdı her geçen günün sonunda.
Günler uzardı.
Gece, gündüzün ensesine silah dayardı.
Domuz haramdı ama
domuz bağlarında çocuklar
babasızlığa keserdi coğrafyayı.
Ekmek, buğday henüz kutsaldı.
Ama ben ekmek öpüp karınca ezen çok insan gördüm.
Bir kalp kırdıysan
kıldığın binlerce namaz namaz değildir diyen Yunus’a inat,
namazdan kıldıktan sonra cinayet işlerdi insanlar hep.
Suç Raskolnikov’a değil…
Haşa, Tanrı’ya bile yüklenirdi. Ve ardından Allah u ekber nidalarında yüreğimizi kurban ederdik İbrahim’e…
Davasını savunmak ise Kafka’nın omuzlarına bırakılırdı.
İşte böyle bir zamanda…
Ben bazen değil, her gün
bir cami tuvaletinde ölüyordum.
Bir kilisede ya da Kilis’te ölme isteğim bile
kırsal bir kursağın içinde kalmış bir hevesti sadece.
Annem bazen Raskolnikov olurdu bazen de Kafka ölürdü…Bütün yaşamı ekmeğe dairdi bir buğdayın uçsuz bucaksız bozkır diplerinde…
Annemin asi mahalleye benzeyen,
isyankâr ve meşhur bir sözü vardı:
“Bizde ekmek yoksa, kimsede ekmek olmaz.”
Bu yüzden ekmeksiz kalınmazdı bizim evde.
Özellikle turunç çiçekleri açarken,
silah sesine benzeyen akşam vakitlerinde…
Babam fırıncıydı.
Doğduğundan beri ateşle yoğrulmuş bir adam…
Sanki selden ebede, ebedden ezele uzanan
bir yolculuğun içinde yürüyordu.
Ama o sadece ekmek pişirmezdi.
Öksüz mahalleye yetim ekmekler taşırdı.
Sessiz bir iyiliğin, yorulmuş bir gölgesiydi.
Biz onun oğullarıydık.
Ekmeğin kokusuyla büyüyen çocuklardık.
Ekmek olduğunda mahalle bize gelirdi.
Kapımız hiç kapanmazdı.
Herkes bizden ekmek alır,
evine sıcaklığın küçük bir kırıntısıyla dönerdi.
Sonra bir gün…
bizim evde de ekmek kalmadı.
Dokuz kardeş çıktık yola.
Raskolnikov’u heybenin bir köşesine koyduk,
Kafka’yı omzumuza aldık.
Mahalleyi dolaştık.
Hiçbir yerde ekmek bulamadık.
Kafka hep bizimleydi…
ama Raskolnikov o gün
kumar masasından kalkamamıştı.
Yetmiş üç yaşındaki ihtiyar duyguların
içinde kalmıştı.
Ekmeksiz saatlerin hüznü büyüdü.
Gece ağırlaştı.
Ve annem yine konuştu.
Ama bu kez sesi daha kırık, daha derindi:
“Fırıncıda ekmek olmazsa…
kimsede ekmek olmaz…
ve aç kalır insanlık
fırıncının küreğinde.”