"İnsan bazen bir soruyla karşılaşır; o soru cevap beklemez, insanı değiştirmeyi bekler."
Søren Kierkegaard'a atfedilen bir soru vardır:
"Tanrı benimle ne kastetmiş?"
İlk duyduğumda bu sorunun cevabını aramadım. Çünkü hissettim ki bazı sorular cevap bulmak için değil, insanın kendine doğru yürüyebilmesi için vardır.
Bizler hayatımız boyunca pek çok sorunun cevabını öğreniyoruz. Hangi okulu okumalıyız, hangi mesleği seçmeliyiz, nasıl başarılı olmalıyız, nasıl sevilmeliyiz, nasıl güçlü görünmeliyiz...
Fakat en temel soruyu çoğu zaman erteliyoruz:
Ben gerçekten kimim?
Terapi odasında bazen insanlar kaygıdan, bazen öfkeden, bazen de tükenmişlikten söz ediyor. Konuşma ilerledikçe fark ediyoruz ki çoğu zaman sorun yalnızca yaşanan olaylar değil; insanın kendisinden giderek uzaklaşmış olması.
Bir kadın yıllarca herkesi mutlu etmeye çalışırken kendi sesini unutmuş olabiliyor.
Bir adam güçlü görünmek uğruna kırılganlığını yıllarca saklayabiliyor.
Bir genç, başkalarının hayallerini gerçekleştirmek için kendi hayalini susturabiliyor.
Bir çocuk ise yalnızca olduğu gibi kabul edilmek isterken, sevilebilmek için "uslu", "başarılı" ya da "sorunsuz" olmak zorunda olduğunu öğrenebiliyor.
Belki de ruhun en büyük yorgunluğu tam burada başlıyor.
Çünkü insan, kendisi olmaktan uzaklaştıkça, hayatın anlamını da yavaş yavaş kaybetmeye başlıyor.
Oysa anlam, dışarıda bulunacak bir ödül değil; insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin içinde filizlenen bir deneyimdir.
Belki bu yüzden hayat bazen bizi durduruyor.
Bir kayıp...
Bir hastalık...
Bir ayrılık...
Bir başarısızlık...
İlk anda yalnızca acı gibi görünen bu duraklar, bazen kendimize dönmemiz için açılan sessiz kapılar oluyor.
Belki de hayatın bize yönelttiği en güçlü soru şu:
"Şimdiye kadar herkes olmaya çalıştın... Peki sen ne zaman kendin olacaksın?"
Kierkegaard'ın sorusunu bugün ben de kendime başka bir şekilde soruyorum:
Bana emanet edilen bu hayatı, gerçekten yaşayabiliyor muyum?
Belki Tanrı bizden kusursuz olmamızı istemiyor.
Belki herkese benzememizi de...
Belki yalnızca bize emanet edilen özü keşfetmemizi, yaralarımızı inkâr etmeden onlarla büyümemizi ve hayatın içinden geçerken kendi hikâyemizi cesaretle yazmamızı bekliyor.
Çünkü insanın en büyük başarısı, başkalarının alkışladığı bir hayat yaşamak değildir.
En büyük başarı, aynaya baktığında gördüğü insanla barışabilmesidir.
Bugün yazıyı bitirirken size bir cevap bırakmak istemiyorum.
Onun yerine belki de uzun süre zihninizde kalacak iki soru bırakmak istiyorum:
Hayat sizden ne bekliyor?
Ve daha da önemlisi...
Siz, kendiniz olmaya ne kadar cesaret ediyorsunuz?
"Haftanın Düşünme Molası"
Bu hafta kendinize yalnızca şu soruyu sorun:
"Hayatımda bana ait olmayan hangi rolleri taşımaya devam ediyorum?"
Cevabı hemen vermeye çalışmayın. Bazen doğru sorular, doğru cevaplardan daha uzun süre bizimle kalir... Sevgiyle kalın.
"Bu satırlar, insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemek için yazılmadı.
Çünkü her hayat, kendine özgü bir hikâyedir.
Bu satırlar; durup düşünmek, kendine yaklaşmak, bazen bir yaraya dokunmak, bazen de yıllardır unutulmuş bir umudu hatırlamak için yazıldı.
Soruların, cevaplardan daha kıymetli olabileceğine inanıyorum.
Çünkü doğru bir soru, insanın bütün hayatını değiştirebilir.
Belki bu yüzden her yazının sonunda size bir cevap değil, bir soru bırakacağım.
Eğer o soru içinizde yankı bulursa, bu satırlar amacına ulaşmış olacak.
Çünkü insan, kendine doğru yürümeye başladığında dünya da onun için değişmeye başlar.
Hoş geldiniz...
Bu yolculuk, kendine doğrudur."