**
Telefon ekranında belirmeyen bir mesaj, sokağın başından dönmeyen bir gölge ya da belirsiz bir kararın eşiği... İnsan zihni ne zaman bir beklentiye takılsa, zamanın akış yönü bozulur. Dışarıda saat kesintisiz tıklırdan bekleyen kişinin iç dünyasında ritim tamamen durur. Psikolojide "zamansal felç" olarak tanımlayabileceğimiz bu durum, aslında gündelik hayatın içinde her birimizin son derece aşina olduğu sessiz hapsolma hâlidir. .
**
Edebiyat da sözlü kültür de yüzyıllardır bu hapsoluşun izini sürer. Bir türküde yükselen "Gözlerim yollarda geçti baharım" sitemi, basit bir özlemin ötesinde, şimdiki zamanı kaçırmanın yarattığı o derin mülksüzleşme hissidir. Oruç Aruoba’nın ifade ettiği gibi; “insan bir şeyi beklerken aslında kendi mevcudiyetini askıya alır. Gelecekte gerçekleşmesi muhtemel tek bir an, avucumuzun içindeki bütün bir günü gölgede bırakır.” Aylin Balboa bu süreci en yalın hâliyle teşhis eder: “Bana kalırsa beklemek dünyadaki en acımasız şey. İnsan beklerken asla tam olarak yaşayamıyor.”
**
Bu tespit şaşırtıcı derecede doğrudur; çünkü beklemek dışarıdan eylemsizlik gibi görünse de içeride insanı kendi hayatından sürgün eden yoğun bir yıpranmadır. Bir habere, bir insana ya da bir değişime kilitlendiğimizde etrafımızdaki dünyanın sesleri kısılır. Kendimizi “o an gelene kadar” geçici bir paranteze alırız. Oysa hayat parantezlerin içinde değil, tam da o sırada akıp giden sıradan dakikalarda gizlidir. Parantez kapandığında geriye dönüp bakınca harcanan şeyin sadece zaman değil, bizzat kendi varlığımız olduğunu anlarız.
**
Yaşamı bir bekleme salonunun soğuk sandalyesinde tüketmek yerine, geleceğin belirsizliğini kabullenip şu anı basmak gerekir. Zira ertelenen her dakika, yaşanmadan teslim edilmiş bir ömür parçasıdır.