Dünyaya, Birleşik Krallık’ın hamiliğinde küsuratlı bir asırdır hükmeden bir Amerika gerçekliği var. Orta Çağ’da ekonomik, sosyal, siyasal birçok krizle mücadele eden Avrupa’da yeni yaşam alanları keşfetmek için birçok gezgin ve kaşif Avrupa’nın dışına çıkmış, ağırlıklı olarak batıya doğru yolculuklar yapmış, nihayetinde Amerikan kıtası keşfedilmiş, daha doğru bir ifade ile binlerce yıldır oralarda yaşayan yerli halkların toprakları bir biçimde ilk defa Avrupalı tarafından bulunmuş, görülmüş ve keşif edilmişti.

Avrupalı ilk defa keşfediyor ama orada binlerce yıllık medeniyetler vardı. Özellikle astronomi alanındaki çalışmaları ile şöhretleri günümüze kadar gelen Mayalar ve daha birçok medeniyet…

Avrupalı önce keşif ettiğini iddia etti, sonra sistematik olarak yerli halkları eriterek tarihin gelmiş geçmiş en büyük jenositini uyguladılar.

1700’lü yılların son çeyreğinde, günümüzde siyasi terim olarak emperyalizm denen fikrin ana merkezi olarak seçilen Amerika kıtasının, kıta ile aynı ismi taşıyan Amerika devletini kurdular.

Emperyalizm, yani yayılmacı akım, Atlantik Okyanusu’nun öte tarafında inceden inceye temellerini atıyor, ağlarını örüyor ve hızlıca büyüyordu.

Kuruluşundan yaklaşık yüz elli yıl sonra, bu yayılmacı sömürge akımının dünya siyasi literatürüne girme zamanı gelmiş ve adına Birinci Dünya Savaşı diyecekleri ve yirmi milyon civarı masum insanın ölümüne sebep olacakları büyük yıkımın fitilini ateşlediler.

Evet, yirmi milyon insan öldü ve bu insanların üçte ikisi masum sivillerdi. Fakat bu kaos, savaş ve yıkım planlayıcılarının çok da umurunda değildi. Zira bu önceden planlanmış, belki de kaç insanın da öleceğinin hesabı da yapılmıştı. Yüzyıllardır iç karışıklıklar ve savaşlar ile yorgun düşen Avrupa, kendi içlerindeki kargaşa ve krizleri bir şekilde kıtanın dışına ihraç etmiş, şef olarak atadıkları Amerika’yı Afrika, Asya’da yeni yeni kargaşa ve kaosların da masa başı planlama ve taslaklandırma çalışmalarını yapmışlardır.

Teknolojinin önü alınamaz ilerleyişi ile bütçesinin büyük bölümünü savunma sanayiine aktararak kitle imha silahlarında büyük avantajı elinde tutmasının verdiği rehavetle, daha da artan saldırgan tutum, pedofili hastası sapkın bir kişiliğin başa geçmesiyle iyice zıvanadan çıktı.

Hayatımızın her anına, her noktasına sirayet etmeye başlayan bu düzen bizden o kadar çok şey aldı ki, tabiri yerinde ise tam bir robotik yaşam modeline mahkûm edildik.

Mesela, güç dengesi mekanizması denen bir terim vardı. Bu yok oldu. Artık bir tek güç var. Bu dayatmacı siyasetin karşısında alternatif olarak duran birçok ideoloji yok oldu. Bununla beraber emek, alın teri, dayanışma, kolektif düzen gibi birçok yaşamsal motifi de kendisiyle beraber alıp yok etti.

Yaşam kavgasının, ekonomik olarak bir düzen kurmanın yapay ve sanal ortamlarda verildiği bu dönemde hakkaniyetli bir mücadeleden ne kadar bahsedilebilir? En tepeden en dibe yayılan yeni dünya düzeninde şahıslar arası güvensizlik en itibarlı kurumlara da sirayet etmiş, sonuç olarak da müthiş bir güven kırılması ile beraber asabi ve tahammül sabrı oldukça düşmüş karakterler, isyankar toplumlar ve mutlak bir kutuplaşma ile tamamlanmış, daha önceki yazımda da bahsettiğim gibi herkesi bir yön arayışına sevk etmiştir.

Bakıldığında, bu devasa güç karşısında bireysel olarak mücadele etmek her ne kadar çok zor görünüyorsa da imkânsız değildir diye düşünüyorum.

Eğer ki okyanusların ötesinde bir güç, ilaç endüstrisinden sanayi endüstrisine, temel gıdadan kitle imha silahlarına kadar en ücra insanlara mutlak bir hâkimiyet kurmuşsa, bu sisteme karşı ya tarihte eşi benzeri görülmemiş bir köleliğe razı olup biat edeceğiz ya da karşı durmanın, direnmenin alternatif yollarında ayakta durmaya çalışacağız.

Nasıl mı olacak bu?

Kendi yaşam alanlarımıza sahip çıkarak, klasik yöntemler ile kolektif bir çalışma sistemi ile hiyerarşinin temel kurallarını iyice okuyup anlamak ve buna uyarak, herkesin haddini bildiği, herkesin yapabileceği, üstesinden gelebileceği görev ve sorumluluk bilincine göre davranarak…

Uzmanı olduğumuz işi layıkı ile yapmayı, bilgi sahibi olmadığım bir iş veya mertebe ile ilgili de açgözlü davranmayarak…

Mesela, birileri tarafından ya da herhangi bir kurumdan bana bir görev veriliyorsa, ben eğer o göreve layık değilsem, altından kalkamayacağım bir görev ise buna tamahkârlık etmemek de onurlu bir mücadelenin olmazsa olmazı olmalıdır.

Bu geçiş süreci ve eş zamanlı olarak yıllardır bölgede süregelen çatışmalı sürecin en çok da yerelde mağduriyetlere sebep olduğuna sanırım hepimiz mutabıkız.

Hepimizin, insan eli ile düzeltilebilecek birkaç basit dokunuşla daha yaşanabilir, daha derli toplu bir şehirde yaşamaya hakkımız var. Kaynak yok, bürokratik engeller var, sistemsel sorunlar var demesin kimse. Bu tür söylemler inandırıcılığını kaybedeli epey zaman oldu.

Belki fazla genel bir giriş yaptım fakat globalleşen bir dünya gerçeği ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla dünyanın en doğusunda olan lokal bir problem aynı anda en batısına da etki ediyorsa, yüzlerce yıldır Amazon’un derinliklerinde dış dünyaya tamamen kapalı bir kabile bugün hiç bir mahremiyeti kalmamışsa, hiçbirimizin bu sistemin çarkları dışında kalmadığımızı gösteriyor ya çarkın oldukça keskin dişlilerine kaptıracağız kendimizi, un ufak olacağız ya da alternatif mücadele ile yaşam alanlarımızı düzenleyeceğiz, toparlayacağız.