Beklemek, bir yerlerde hareketsiz durmak sanılır; oysa beklemek en uzun, en meşakkatli yolculuktur. Beklersin, bir adım bile atmazsın ama aslında hiç durmadan gidiyorsundur. Varmak üzeresindir, o görünmeyen varış noktasına her saniye biraz daha yaklaşıyorsundur. Evet, yorulmuşsundur; yolların tozu değil de, bekleyişin sessizliği işlemiştir ruhuna. İçten içe bir tükeniş sanılır bu yorgunluk; ama aslında ruhun menziline varmak için kendini bilmeye, hazırlanmaya, olgunlaşmaya çalışıyordur.

Bekliyorsun; bir kapı önünde, bir haberin ucunda ya da zamanın geçmesini umarak... Ama aslında yürüyorsun. Yüreğinden aklına, aklından geçmişine, geçmişinden belki de en çok kendinden kendine yürüyorsun. Bu öyle bir yürüyüş ki, ayakkabıların eskimez ama kalbin nasır tutar. Attığın her adım, attığın her "belki" ve her "inşallah" ile birleşir.

Ah, bu beklemeler! Varışlar, yokuşlar, yollar... Hepsi birbirine düğümlü. Bekleyenler ve varılacak olanlar... İnsan, beklediği şeye mi dönüşür yoksa beklediği şey mi insanı inşa eder? Umutlar, hayaller, yolda zayi edilenler, vazgeçilenler ama bir türlü vazgeçilemeyen o "beklenen"ler...

Bekleyişler, sabrın demlenişidir denmişti; ne kadar doğru. Çay nasıl ki ateşi azaldıkça, vakti doldukça rengini ve tadını bulursa, beklemek de öyledir. Aceleye gelmez, çabuk tüketilemez. Bir şeyi beklerken aslında kendimizi pişiririz. O demlenme süreci bittiğinde, artık bekleyen de, beklenen de aynı kişi değildir.

Yolun sonu her zaman bir şehre ya da bir insana çıkmaz. Bazen yolun sonu, beklemeyi öğrendiğin o huzurlu boşluğa çıkar. Beklemek, aslında varacağın yerin kendisidir; çünkü o yolculukta öğrendiğin sabır, kazandığın en büyük hazinedir.