Sözün konakladığı bir bina vardı. Şiir ayakkabılarını çıkarıp eşiğinde dinleniyor, türkü omuzlara asılıyor, düşünce pencereden gökyüzüne bakıyordu. Orası, kelimelerin uzun yolculuğunda mola verdiği, geleceğe bırakılacak ışığın toplandığı bir duraktı. Seslerin birbirine karıştığı, kalabalığın bilgeliğe dönüştüğü bir mabet gibiydi. Sonra ateş geldi.

Ateşin vicdanı yoktu, belleği yoktu. Önüne çıkan her şeyi aynı açlıkla yutuyordu. O gün yanan tahta ve camdan ibaret kalmadı. Bir halkın belleği, ülkenin vicdanı, kelimelerin taşıdığı ışık ve yarım kalmış cümleler alevlerin içinde savruldu. Gökyüzü uzun süre sustu, sanki yaşanacak utancın ağırlığı altında ezildi. Bulutlar konuşmayı unuttu, kuşlar yönlerini kaybetti. Anadolu’nun ortasında, görünmez kökler salan bir karanlık yayıldı, yeryüzünün rengini değiştirdi.

Kül, ateşin geride bıraktığı tek hatıradır. Bir zamanlar nefes alanın, gülenin, düş kuranın son izidir. Rüzgâr her estiğinde Madımak’ın küllerinden görünmez harfler kalkar pencerelere vurur, yüzlere dokunur. İnsanlar o harfleri okumaktan aciz kalır. Acılar gözle görülür olandan öte, ruhun derinliklerine kazınır, oradan bir daha hiç silinmez. Zamana hükmetmeye çalışanların unuttuğu tek gerçek, küllerin altındaki o saklı hayattır.

Temmuz geldiğinde sıcaklığın değişmesinin nedeni budur. Güneş aynı, gökyüzü aynı. Fakat ışığın içinde yanık bir koku dolaşır, genzini yakar insanın. Bir şairin cebinde taşıdığı mısra, bir ozanın dilinde büyüttüğü türkü, bir yazarın defterine emanet ettiği düş yol alır. Ölüm bedeni durdurur, düşünceyi yok edemez. Alev teni yakar, sözü eksiltemez... Aksine sözü daha keskin bir bıçak gibi biler. Karanlık kapıları kapatır, ışığın hatırasına dokunamaz, onun yayılmasını engellemeye gücü yetmez...

Yıllar o günden sonra uzun bir nehre dönüştü. Takvimler değişti, çocuklar büyüdü, şehirler kalabalıklaştı. Fakat nehrin dibinde aynı taş duruyor soğuk, ağır, suskun... Elini uzatan herkes hisseder, parmak uçlarında o eski acının titremesi kalır. Yaralar etten öte toplumların ruhunda açılır ve ruh, kırıldığı yeri yüzyıllarca taşır, o ağırlıkla yaşlanır. Her geçişte, her bakışta o kadim kırılmanın sızısı yeniden başlar.

Gece çöktüğünde yıldızlara dikkatle bakmak gerekir. Kimi yıldızların ışığı çoktan sönmüş gövdelerden gelir. Madımak da zamanın içinde öyle durur. Ateş sönmüş gibi görünse de ışığı yol alır. Hafızanın karanlık koridorlarından geçer, vicdanın kapısını çalar, unutmanın rahat koltuğuna gömülmüşleri sarsar. O ışık, saklanacak bir yer bırakmaz insana, yüzleşmeyi zorunlu kılar. Karanlıkta parlayan her köz, unutan zihinlere bir borç senedi gibi tutulur.

Her şey susarken eşya dile gelir: Yerde unutulmuş bir gözlük, kapanmayan bir defter, son kez dokunulmuş bir kapı kolu. Tarih, insanın yüzüne eğilip sorar: Bir şiirin yanışını kaç yıl seyredebilir dünya? Bir türkünün küle dönüşmesi kaç kuşağın omzunda taşınır? Bir düşüncenin dumanı gökyüzünden kaç kez geçer? Yanıt, sessizliğin içine gömülmüş o son soru işaretinde saklı durur.

Temmuz yine ufukta. Güneş yine yükseliyor. Bozkır rüzgârını salıyor. Toprağın altında eski bir ateş uyumuyor. Küller derinlerde hâlâ sıcak, her temas edeni yakmaya hazır bir sabırla bekliyor. Unutulmak, hafızanın intiharıdır! "Bizler ise küllerin arasından göğe yükselen o dumanın, sönmeyen o yangının şahidiyiz"...