Saat duvarda asılı, akrep yelkovanı çoktan unutmuş. Camında bir çizik sanki zamanın göğsünden alınmış ince bir yara. Ev, o yaradan içeri dolan sessizlikle biraz serin, biraz uykulu. Kırık saat, duran bir anı işaret ediyor ama içeride, görünmeyen bir ırmak hâlâ akıyor. Sanki her şeyin durduğu bir anın ardından kalmış gibi.

Bir gün, bir insan, bir şehir hepsi aynı soruyu soruyor, zaman neye benzer? Hepimiz kımıldamayan bir saatle sınanıyoruz aslında. Dokunduğunda sabit kalan, baktığında değişen bir şey! Kırık saat tam da bu yüzden bir tanıklıktır. “Hareket etmiyorum,” diyor, ama sendeki yaranın sesini duyuyorum.

Pencereyi aralayınca sokak önce sessiz, sonra sanki bir rüzgârın diline dolanmış ince gürültüler bir bisiklet zili, uzak bir çay kaşığının bardağa değmesi, merdiven aralığından sızan bir ayak sesi. Hepsi, kırık saatin akrep ve yelkovanına ihtiyaç duymadan ölçüyor hayatı. Zaman, metal bir halkaya değil, nefesimizin ritmine bağlıymış meğer.

“Bugün kaçıncı gün?” diye soruyorsun kendine. Cevap takvimden değil, gözlerinin kenarındaki çizgilerden çıkıyor. Kimi çizgiler yürümekle derinleşmiş, kimileri susarak, kimileri de yalnızca beklemenin üzerine eğilmiş ince bir gölge. Kırık saatin karşısında ayakta dururken anlıyorsun! Beklemek de bir eylem. Kök salmak gibi, suyu yerin altından dinlemek gibi.

Bir zamanlar, “Yolun adı yok,” demiştin. Sonra yürüdükçe, taşların üstünde ayak izlerinin sayısı arttı; isim, adım sesinin ardından geldi. Şimdi kırık saatin altında, kendi adınla konuşuyorsun. “Ben, geçmeyen anlardan da yapılmışım.”

Kırık saat, kaybettiklerini de saklıyor! Yarım kalan cümleleri, postaya verilmeyen mektupları, bir kapının eşiğinde geri çevrilen adımı ve kocaman beton yığınlarının arasında duyulmayan sesi... Artık çağrıldığında dönmeyecek bir hayatı.

Fakat kaybın dili, sandığın kadar ağır değil; çünkü bu ağırlık kelimelerin taşıyabileceğinden daha da büyük. Zaman bir yerde durdu. İnsanlar, bir daha o günkü hâlleriyle var olmayacak. Her kayıp, yalnızca bir boşluk değil! Geri dönmeyecek bir hayattır. Ve kırık saat, işte bu yüzden durduğu yerde bile içimizdeki sarsıntıyı sürdürüyor.