Sen kalk, düşüncesinden dolayı onlarca siyasetçi, gazeteci, aktivisti ağır cezalara maruz bırak; iti kopuğu, tecavüzcüyü dışarı sal. Üniversite hastanelerinin içini boşalt; Sağlık Bakanlığı’nı bir teknisyene, Milli Eğitimi bir müride, Adalet Bakanlığı’nı iki yıllık adalet mezunu bir katibe teslim et.

Ülkenin sosyal, ekonomik, sağlık, eğitim, savunma, ordu ve bütün kurumlarını tek bir noktaya bağla; kuvvetler ayrılığı denen mekanizmayı yok et.

Senden olanı mübah, karşıt olanı haram kıl. Reytingin en yüksek olduğu saatlerde mafya ve ensest ilişkilerin bolca konu edildiği dizileri mahremimize kadar dayat.

Öğretmeni, doktoru öğrencisinin veya hastasının hizmetkârı ve kölesi yap.
Sonra da ne idüğü belirsiz serseriler, soytarılar musallat olsun geleceğimize, çocuklarımıza.

Suçlusunuz, günahkârsınız, vebal altındasınız.
Bir ülke içten içe çürüyor, sistem çöküyor.
Ama ülkeyi bu hale sokanların hiçbirinin yüzünde bir nebze utanma duygusu, bir istifa etme erdemliliği yok maalesef.

Altı yıldır cenazesi oradan oraya savrulan Gülistan Doku’nun katilleri ve azmettiricileri, Rojin Kabaiş’in başına gelenler gün gibi ortada iken kendilerini dokunulmaz sananlara; ve dün, bugün Urfa, Maraş katliamlarını yapan yaratıkların azmettiricilerine…

Gülistan’ın annesinin, Rojin’in babasının yeri göğü inleten feryatları; bugün Maraş’ta vahşice katledilen o masum meleklerin anne ve babalarının bedduaları sizi, o dokunulmaz dediğiniz tahtlarınızdan, mertebelerinizden öyle bir indirir, öyle bir yakar ki rüzgâra savuracak külünüz kalmaz.

Böylesine korkunç bir olayın olduğu andan itibaren, yıllardır bütün büyük olaylarda olduğu gibi yaptığınız ilk iş yayın yasağı koymak.
Söyler misiniz bana: Yayın yasağının kamu güvenliğine katkısı nedir? Olup biten vahşetleri önleyici tarafı var mı? Ya da tam tersini soralım: Böyle bir önlem anlayışı, ağzına kadar şiddete programlanmış kişiliklerde daha çok olayı örtbas edip yeni yeni vahşetler planlama eğilimine sokmaz mı?

Son bir hafta içinde, bir anda toplum nezdinde en korunaklı konumlar olarak kabul edilen okullarda; bir yerlerden düğmeye basılmışçasına peş peşe gelen içler acısı haberlerin tesadüf olduğuna kanaat getirmek kelimenin tam anlamıyla saflık olur.

Altı yıl önce üniversitede okurken bir anda organize bir şekilde kaybedilen Gülistan Doku dosyası, tozlu raflardan içi boşaltılmış bir şekilde indiriliyor; akabinde Urfa’da, Maraş’ta ve en son Mersin’de peş peşe gelişen tüyler ürpertici olaylar…

Pilot bölge olarak seçilen noktalar: okullar. Dünyanın herhangi bir medeni ülkesinde olsa yer yerinden oynar; bırak sorumluluk alanında olan mevki sahiplerinin istifasını, hükümetler düşer.

Bizde ne yazık ki böylesine duygusal çıkışlar olmadı. Zamanla utanma duygusunu da kaybettiler; yüzü kızaran bir müdür, bir müfettiş bile göremezsiniz. Her olayda alelacele yapılan yayın yasağı pratiği dışında…

Ne demek oluyor bu? Kim veya kimler topluma nasıl bir mesaj veriyor?

Ben bir öğrenci ve öğretmen babası olarak şöyle düşünüyorum: Bugün ülkede herhangi bir siyasi gerginlik yok iken, bariz bir dış tehdit yok iken, bir anda okullardan başlayan bir saldırı sonucu masum öğretmenlerimiz, küçücük çocuklarımız katlediliyor ise; o halde yarın bu tür saldırıların daha da yoğunlaşarak bir kahvehanede, bir AVM’de veya pazarda gelişemeyeceği ne malum?

Yüz küsur yıllık bir geçmişi olan Cumhuriyetin vatandaşı; sosyal, siyasal yönden koruma altına aldığı en sağlam kalkan sosyal hukuk devleti anlayışı iken, bugün her köşe başına alenen yuvalanmış çeteler, on-on iki yaşa kadar inmiş uyuşturucu madde bağımlılığı, kontrolsüz bir furya haline dönen silahlanma varken hangi siyasal veya sosyal hukuk anlayışından söz edilebilir?

Doksanlı yılların karmaşık ortamında ülke yıllarca koalisyonlar ile yönetilirken bile kuvvetler ayrılığı denen bir mekanizma ağır aksak da olsa işlerdi. Sen bu kozmopolit yapıyı; yedi bölgesiyle, dört mevsimiyle, binbir türlü gelenek görenekleriyle tek merkeze bağlarsan, kusura bakma ama üstesinden gelemezsin.

Hızlı bir şekilde bir yenilenmeye gidilmezse korkarım ki bu olaylar sıradanlaşacak.

Ülkede “kimin eli kimin cebinde” deyimi misali; hiçbir kültürel, sanatsal katkısı olmayan, tam tersine ensest ilişkileri normalleştiren, her yaş grubuna silah kullanmayı ve sevdirmeyi özendiren mafyatik TV programları ve de herhangi bir liyakat kuralına uymaksızın, üstün körü, hiçbir bilgi birikimi olmadan kritik görevlere atanan, ahbap çavuş ilişkileri ile şekillenen kamu kurum ve kuruluşları ülkeyi içten içe çökertecek.

Hesap soruyorum; biraz ütopik, biraz da üç kıtayı birbirine bağlayan oldukça stratejik bir konuma sahip bir ülkenin vatandaşı olmanın verdiği özgüven ile… İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Kopenhag Kriterleri, Avrupa Birliği uyum süreci veya dünya genelinde filizlenmeye başlayan yeni ittifaklar sürecinin bir tanığı olarak…

Ey makam mevki sahibi faniler, böbürlenmeyi bırakın! Sizler birer toplum hizmetkârısınız. O mevkilere ulaşmadan önce unutmayın ki halkın önünde el pençe divan duruyordunuz.

Görevlere ve mevkilere talip iken bizim desteğimiz olmadan hiçbir halt olmayacağınızı bildiğiniz için karşımızda düğme iliklemeden konuşmaya haya ederdiniz.

Şimdi ne oldu da efendi oldunuz? Ne oldu da kendinizi ölümsüz sandınız? Ne oldu da firavunlaştınız?

Parmağının ucu incinse canımızı kalkan ettiğimiz çocuklarımızı; sizin kirlettiğiniz koltuklarınızdan kalkıp halka hesap vermeye layık görmüyor musunuz?

Ben güçlüyüm, dokunulmazım, erişilmezim deyip yukarıdan alaylı alaylı sırıtıyorsunuz ya…
En değersiz gördüğünüz bir insanın dahi sizin aranızda, ciğerinizin hacmi kadar içinize çektiğiniz oksijen farkı dışında, yaradılıştan gelen ekstra bir donanımınız yok!!