1936 yılında il statüsü kazanan Hakkâri (Colemêrg), bu tarihten önce yediyüz küsur yıl boyunca genel olarak Mirlikler ile idare edilen, felsefe, tasavvuf ve edebi eserleri ile öne çıkan bir coğrafyadır. Bu topraklarda bir Cembeli ile Bınevş a Narin aşk efsanesi yaşandı, bu topraklardan bir Feqî yê Teyran geçtî, bîr Mela yê Bateyî geçtî; buna benzer tarihe mal olmuş örnekleri çoğaltmamız mümkün.

Engebeli coğrafyası, her mevsimin kendine özgü dokusu ve her türlü ulusal veya uluslararası doğa ve turistik müsabakalar için elverişli yapısı ile nevi şahsına münhasır bir kent.

Bu tür karakteristik özellikler bizim il merkezimize doygun bir özgüven kazandırmış, zamanla özgüveni sınırlarını aşmış ve yılda bir iki defa birkaç günlüğüne Hakkari’ye gelen, kalan zamanlarını genellikle Ankara’da veya tatil yörelerinde geçiren küçük bir azınlıkta müthiş bir kibire dönüştürmüştür.

İl olduğu tarihten bugüne kadar ilçelerine hamilik etmesi gerekir iken, tam tersine ilçelerinin sırtlarında birer kambur olmaktan öteye bir katkısı olmayan Hakkari’nin özellikle son yıllardaki yaklaşımı, her ne kadar Yüksekova’ya karşı birçok hamlesini alenen yapmış ve yapıyorsa da, ve bunu görmezden gelip halının altına süpürdüysek de, bir yerden sonra da “dur kardeşim, ne yapıyorsun?” demek de gerekiyor diye düşünüyorum.

Yüksekova, hem nüfus yoğunluğu, hem fiziki yapısı, hem il merkezi ve bütün ilçe ve beldelere eşit mesafede olması itibarı ile merkezde olan birçok kamusal hizmet büro ve binasının olması gerekir iken, küçücük bir azınlık olan Hakkâri lobisi merkez dışında çıkacak her türlü hizmetin önüne bariyer kurmuş, her türlü kamusal hizmete adeta aç bırakmıştır.

Neredeyse her gün ölüm veya kalıcı hasarlara sebep olan bir anjiyo ünitesinin Yüksekova Devlet Hastanesine kurulmasına en büyük muhalefeti yapar, ölülerimizi ölüm sebebine göre raporlandıran otopsi ekipmanı da Yüksekova’da olmasına rıza göstermezler.

Üniversitenin Yüksekova kampüsü için bir binanın bilmem kaçıncı katında, üç artı bir bi daireye sıkıştırılmış bir iki içi boş sembolik bölüm verilir; bugün bi kıyaslama yaparsak, belki de İsviçre’nin Alplerini geride bırakacak kış sporlarına müsait doğal alanları olan Yüksekova’ya bu alan ile ilgili bölümü Hakkâri alır, merkeze götürür.

Bütün örnekler ve kronik bir hal alan sorunlar bir kenara, Hakkâri merkezin dünya ile bağlantısını koparan heyelanın göz göre göre sebep olduğu dev vurgun çöp arıtma ve entegre tesisleri…

Bari bu projeyi heba etmeseydiniz, bıre insafsız vicdansızlar.

Ne yani, Yüksekova’ya kurulsa hem merkeze hem dört ilçe ve beldelere olan eşit mesafesi ile hem zamandan hem ulaşılabilirlik açısından kazançlı çıkmıyor muydunuz? Uçsuz bucaksız uygun arazileri ile heyelan, sel gibi doğal afetlere karşı uygun zemin ve eğime sahip Yüksekova yerine, sadece bir sezon faal kalabilecek bir noktaya kurmak hangi mühendislik aklı? Göz göre göre ince hesaplarınız uğruna heba olacağını bile bile sel ve heyelan bölgesinin ağzına entegre ettiğiniz tesisin doğaya verdiği zararı, vatandaşı soktuğu zor durumu bir kenara bırakarak, gün gelir kurnazlığınızın bedelinin bir şekilde ifşa olacağını, halka ve yetkili mercilere hesap vermek zorunda kalacağınızı düşünmediniz mi?

Bir kentin alternatifi olmayan tek yolu on gündür çıkar ilişkileri doğrultusunda doğanın dengesi ile oynadığınız için kapanıyor, bir sezonu tamamlamadan ödenek olarak milyonlarca Euroyu hiç ettiğiniz tesis onbinlerce ton toprağı, kayası, ağacı, odunu ile beraber yolun olduğu vadiye kayıp yok oluyor. Bunun için ilgili merciler tek kelime etmez iken, siyasi bir partinin il başkanı kendini vasi tayin etmiş, birinci derece muhatap gibi gösterme çabası içine giriyor.

Daha fazla veryansın etmeden yazımızın kalan bölümünü sebep ve sonuç ilişkisi ile bağlamaya çalışalım.

Nedir bu özde küçük, sözde büyük kentin ilçeleri üzerindeki külhanbeylilik tavırların ana sebepleri?

Hakkâri merkez üzerinden örneklemeleri daha sonra belki geniş bir platformda değerlendirmek üzere sonlandırıp, Yüksekova’mızın on yıllardır kendi içinde sorumluluk düzeyindeki şahıs ve kurumların ilgisizliği ve bilinçli bir şekilde öne sürülen tecrübesiz kadroların bu gelişen il ilçe ilişkilerinde birinci derece sebepleri arasında saymak mümkündür.

Biz önce iğneyi kendimize batıralım, çuvaldızı başkalarına gerekirse düşünürüz.

Bu şehirde her an her türlü hak arayışı, yürüyüşüne, mitingine, plan programlarına hızlı ve örgütlü bir şekilde organize olup kitleselleşen fedakâr halkın içinden sıyrılıp görev ve sorumluluk mertebesine ulaşan yetkililer, görev aldıkları andan itibaren bambaşka bir kişiliğe bürünmeleri, Antik Roma kanunlarına özenerek kendilerini soylu, halkı ise köle ve hizmetkâr sınıfı gibi görmeleri memleketin en içler acısı kronik halidir. Aynı zamanda yukarda saydığımız ilin ilçe üzerindeki yoğun baskısının da birincil sebebidir.

Ne STK’lar, ne belediye, ne mülki amirlikler bu siyaseten çorak topraklarda maya tutmadı bu güne kadar; umarım bundan sonra ibre iyileşme yönüne döner.

Çok ilginç bir örnek vereyim; bu meşhur Pizok yolunun bir şeridinde kanalizasyon borusu ne kadar amatörce döşenmiş ise, bir iki ay önce patlatı, yol trafiğe kapatıldı, tamir edildi ve üstü kapatıldı; bir iki hafta sonra tekrar aynı noktadan yine patladı ve Allah’ın hikmeti, bir boru dümdüz bir alanda toprak kaymasına sebep oldu. Heyelan riski var denilerek bu yol yirmi gün önce trafiğe kapatıldı.

Normal şartlarda bir iş makinası operatörünün iki üç kepçe toprağı alıp kenara dökmesi ile çözülebilecek sorun tam yirmi gündür bekliyor veya bekletiliyor. Genişliği üç dört metre olan yolun bir şeridi hem araç trafiği için gidiş geliş yönlü hem de yayaların kaldırım olmamasından dolayı kullandığı güzergâh oldu.

Şu ana kadar herhangi ölümlü veya maddi hasarlı kazaların olmamış olması da büyük bir mucize.

Gerçekten bu kadar zor mu diye düşünüyorum. Tabloya baktığımızda evet, zor; hatta bazı durumlarda imkânsız gibi de diyebiliriz.

Sen hiçbir vasfı veya akademik geçmişi olmayan birini altyapı müdürü yaparsan, çarpım tablosunun varlığından haberdar olmayan birilerini şehrin imar iskan gibi kritik görevlerine verirsen, sağını solunu bilmeyen birilerini şehrin nizam ve dizaynından sorumlu tutarsan, ahaliye de buna da şükür demekten başka bir söz kalmaz.

İlçe statüsünde olan bir yerleşim yerinin söz sahibi yetkili mercileri STK’lar, belediye ve kaymakamlık makamıdır.

Bu kurum ve kuruluşların hiç biri gerçek anlamda bir varlık göstermezse, o ilçede yaşam kalitesi düşer, o ilçe göç verir, o ilçeye gönül bağı ile bağlı olan eşrafı daha kaliteli bir yaşam sürebileceği yerlere yönelir; buna sebep olanlar da vebal altında kalır. Sonra da il merkezinden üç beş uyanık il olmanın avantajlarını kullanarak senin elindeki kısıtlı imkânları da sana çok görür.

Muazzam doğası ile beş milyona kadar insanı barındırabilecek geniş ve verimli arazilere sahip şehir, mevcut nüfusunun doğal taleplerini karşılamayacak kadar aciz ve yetersiz kalıyor ve en acı tarafı da kimse de kalkıp “ey halkım, lütfettiniz, beni onure edip makam mevki sahibi yaptınız ama görevimi ifa etmede size karşı olan sorumluluğumda yetersiz kaldım” deme nezaketi göstermedi; tam tersine her eleştirel yönelime aşağılama, karalama ve fişleme gibi basit taktikler ile karşılık verildi.

Ve sonuç ortada. Hayat normal akışında ilerlerken bu kadar sorun yaşanan yerde, Allah muhafaza, herhangi bir doğal afette olabilecekleri düşünmek bile istemiyorum.

Bu dostane ve sert eleştirilerimi umarım iyi niyetli ve yapıcı bir şekilde değerlendirirsiniz.