Yaşadığımız gezegende tarih boyunca sayısız katliamlar ve soykırımlar olmuştur. Moğol istilası, Büyük İskender’in dünyanın büyük bölümüne yayılan tahribatları, yetmiş milyonu bulan Kızılderililerin sistematik kıyımı…
Fakat Jeffrey Epstein dosyaları gösterdi ki, üç beş pedofili hastası şeytani bir sapkınlık derecesine varan azgın bir azınlık, yıllardır dünyanın neredeyse tamamının ahlaki değerlerini, sosyolojik toplum gerçekliğini ve temel yaşam hakkını yerle bir etmiştir. Dünyada gelmiş geçmiş bütün savaşlardan ve soykırımlardan katbekat daha büyük zararlar vermiştir.
Bu sadece Jeffrey Epstein denen mahlukun dosyalarından ibaret değildir. Yakın zamanda bunun gibi dosyalar da peyderpey ortaya dökülecektir.
Kapitalist modernitenin özünde bir yaşam modeli değil; devlet denen mutlak ve sınırsız gücün arkasına sığınan sorgulanamaz bir canavar olduğu artık alenen ifşa olmuştur. Yeni dünya düzeninde safların daha net olması gerekmektedir.
Peki ne yapmak lazım? Böylesine dev ve acımasız bir canavarla nasıl baş etmek mümkün?
Bir tarafta sayı olarak yaklaşık yüz bin kadar olan bu sapkın azınlık, diğer tarafta ise dünyadaki bütün halkların toplamı olan sekiz milyar insan… Bu büyük vahşetin karşısında durmanın tek yolu, halkların kardeşliği sloganı altında örgütlü bir komünalist yaşam ve mücadele gerçekliğidir.
Bilindiği üzere Türkiye’de yaklaşık bir buçuk yıldır süregelen ve bir tarafın “terörsüz Türkiye”, diğer tarafın ise çözüm ve barış süreci dediği bir süreç işlemektedir. İlk olarak Devlet Bahçeli’nin meclis grup toplantısında kimsenin beklemediği bir anda deklare ettiği yeni bir süreç…
İmralı’dan gelen mesajlar da bu bağlamda önemlidir. Her zaman olduğu gibi felsefi, her bir cümlenin ancak defalarca okunarak anlaşılabildiği söylemler…
Toplumun büyük bir kesiminde memnuniyet yaratan bu süreç, Kürtler arasında ise yoğun tartışmaların odağında yer aldı. En çok eleştirilen yönü entegrasyon ve halkların kardeşliği söylemleri oldu. Entegre olmak demek yok olmak demektir, diyenler oldu.
Özellikle Suriye ve Rojava’da gelişen süreç, bu söylemler karşısında kontrolsüz ve duygusal çıkışlara sebep oldu.
Öcalan’ın iki temel mesajı olan “pozitif entegrasyon” ve “Bıratiya gelan” perspektifini sorgulamadan önce şuna dikkat etmek gerekir:
Çatışmalı süreçlerde taraflar birbirlerine silah doğrultur. Ancak silahlı mücadele bitiriliyorsa, devreye bürokrasi girer. Bu aşamada silah değil, strateji ve taktik konuşulur. Süreci takip etmek gerekir.
Eğer bir pozitif entegrasyon pazarlığı varsa bu değerlidir. Zira yeni dünya düzeninde devlet, giderek sadece kurumlardan ibaret bir mekanizma hâline gelmektedir.
Epstein adasındaki vahşeti yeni dünya düzeninin bir fragmanı olarak görmek gerekir. Dünyayı yöneten sapkın güruh, bu ifşalarla şunu söylemektedir:
“Ben en güçlüyüm, istediğimi yaparım.”
Bugün paradigma ve süreç eleştirisi yapanlara sormak gerekir:
Silahlı mücadelenin sürdürülemez olduğu bu çağda alternatifiniz nedir?
Devlet mekanizmasının anlamsızlaştığı global dünyada mücadele stratejisi nasıl olmalıdır?
Halkların kardeşliği, Bıratiya gelan ve pozitif entegrasyon, bir slogan değil; kapitalist modernitenin tek alternatifi olarak görülmelidir.
Rojava’da elde edilen kısmi kazanımlar da bu felsefi yaklaşımın ürünü değil midir?
Yoksa sahada verilen bedellerin arkasına sığınılarak yapılan kibirli eleştiriler mi gerçeği açıklamaktadır?
Sonuç olarak emperyalizmin bu denli kontrolden çıkmasının temel sebebi, karşıt görüşlerin marjinalleşmesidir. Bunun tekrar toparlanmasının tek yolu halkların diyaloğu ve ortak bürokrasisidir.