Malum, coğrafyamızın en sıcak gelişmesi ve gündemi Amedspor’un Süper Lig’e çıkışı olmalı. Ki bu çıkış sadece sportif anlamdaki klasmanı atlamaktan çok öteye, derin ve geniş bir yayılım sahasına döndü. Dolayısıyla Amedspor’un durumu, her ne kadar yeşil sahalarda ve tribünlerde yaşanıyor olsa da, aslında bir halkın var olma mücadelesi, kimlik ve etnik mücadelesinde siyasi temsil boyutunun yetersizliği ile oluşan öfkesi ve doğan boşluğunun bir sonucu olarak; spor arenasında temsiliyeti ile başarıyı taçlandırması hem sembol oldu hem de mesaj vermiş oldu diyebiliriz.

Amedspor’a yönelik bu süreçte olabilecek her türlü karşıt muamelenin izahına dönük, bir taraftan din jargonu ile devşirme aforozu yapılırken, diğer yönüyle siyaseten de “bölücü”, “Kürtçü” yaftalaması ile devam eden sancılı, ayrımcı bir süreç yaşandı. Militarist ayrımcılıktan başka hiçbir izahı olamayan bu dışlanmanın, hedefe konulmanın, zaten bıçak sırtı olan hassasiyetlere atılan kocaman bir darbenin milliyetçilik ile normalleştirilme arayışlarına dönüştüğü görüldü.

Günümüzde, taraftar kitlelerini peşlerinden sürükleyen spor kulüpleri ve onların yöneticileri, takımların rotatifleri olan figüran futbolcular; yaşanan linç kültürünün bu provokasyon dilinin aktörleri olabiliyor. Dolayısıyla taraftarın rotası ve aidiyet çemberindeki takım oyuncuları ve de kulüp yönetiminin davranış biçimi, kendine rol model edinme ile başlayan bir başkalaşımla ifade edilerek kitlesel olaylara zemin doğurabiliyor.

Sporun değişen kirli yüzü ile; tam olarak sebep ve sonuçların insani ve vicdani değerlerle örtüşmeyen, sportmenlik dışı olan bütün davranışları sonuna kadar savunan bir taraftar güruhu ile karşı karşıya olduğumuz, sosyolojik yıkıntının ve linç kültürünün altında kalabiliriz. Bütün kulüplerde bu taraftar gruplarını görmek mümkün. Tribünlerde takımlarını desteklemek dışında ağıza alınmayacak küfür, hakaret ve şiddet gibi davranışların seremoni eşliğinde dile gelmesi durumu, aslında spor kültüründe nerelerde olduğumuzun fotoğrafını veriyor.

Bir ülkeyi, bir halkı tanımak için tribün davranışına bakarak o kitlelerin iç dünyasını, ruh halinin ne durumda olduğunu anlayabilir ve okuyabiliriz. Burada sporun evrenselliği ilkesi de kendini epeyce belli etti sanırım. Çünkü kutlamalara karşı hiçbir karşı koyma ve engelleme yaşanmadı. Aslında görüntüde avaz avaz öne çıkan her ne kadar kulübün pankart ve formaları olsa da gerçekte bir halkın milli flamaları ve etnik kimlik duygularının, sporun evrensellik ilkesi üzerindeki tezahürüne dönüşmesine rağmen kimse müdahale etmedi. Tıpkı Katalanların Barselona’sı ve Baskların Athletic Bilbao’su gibi bir halkın spor ile alanlarda varlığının zihinlerde demir yumruk ile tekrar yer edinmişliği gibi.

Olayı, başarıyı taraflı yaklaşım biçimi ile sadece bu pencere üzerinden yorumlamak ve beraberinde çok ciddi riskleri de doğuracağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok; ama inşallah yanılmış oluruz. Geldiğimiz nokta çok kırılgan bir süreç ve siyasetin dili, meşrebi tribünler üzerinden vücut bulmaya devam ederse, etnik boyutu ile halkların karşı karşıya gelmesi olağandır.

Bu yönüyle süreç için özellikle çok daha bilinçli, sağduyulu yöneticilere ve teknik kadrolara memleket olarak, coğrafya olarak ihtiyacımızın olduğu muhakkaktır. Sporun birleştirici gücünü, saygı ve fair play temelinde tarafsızlık ilkesine bağlı kalarak ustaca örmek ve inşa etmek kaçınılmaz olmalı.

Amedspor adeta milli takım ruhu gibi coğrafyadaki halkı sokağa dökerek, biriken öfkenin, takıma yapılan ihlallerin, çifte standartların boşa çıkan hesaplarına karşı duyguların çığlığına dönüşen sesi oluverdi. Bu haykırışa, çığlık yükseltmeye Amedspor’un başarısı ses olurken, yankısı da sistem tarafından halka reva görülen muameleye karşı itiraz refleksine işaret oldu. Çünkü bu çığlığın, bu öfkenin, bu heyecanın ve duygusal patlamanın kodlarında biriken aynı zamanda kimliksel varoluş ve temsiliyetin sıkışan ve şişen mayasında, tribün zılgıtları eşliğinde dile gelip arşa çıkışı vardı.

Bu zılgıtlar görüntü olarak her ne kadar sportif çıkışlı olsa da, ruhen de bu halkın son süreçte siyasi zeminde ciddi bir temsiliyet yetersizliğinin isyanı ve çaresiz kalmışlığındaki sesin rengiydi. Çünkü gelinen noktada vekillerin ve yerel yönetimlerin tutumu, tabanın arzu ettiği beklentide sürecin gidişatının ne doğru bir şekilde izah edilmesi ne de umut vaat etmesi yönündeydi.

Seçilmişlerin halka net ve kapsamlı bir izahat borcu olduğu ve bunun bir an önce yapılmaması durumunda da her ne kadar sahada kazanmış olsa da sandıkta kaybedeceği riski hâlâ ihtimaller dahilindeki büyük fotoğrafın habercisi olabilir. Öyle ki halk nazarında yükselen itiraz şudur: tekrar eden dönemlerde aynı isimlerin vekil için yeniden aday gösterilmesi, bu kadroların Ankara merkezli oluşu, yerelde adaylık süreçleri ve benzeri birçok sorunun kriz üretmesi sonucunda tabanda biriken öfkenin faturası kime kesilecektir?

Biraz daha yerele inip şöyle göz ucu ile baktığımızda; temsiliyet lafta kalırken sadece basın açıklamaları ve arada klasikleşmiş köy ziyaretleri, taziye ve hiçbir şekilde ihmal edilmeyen “serçopi” görüntüleri dolaşımda olduğu sürece, “Aşîtî û Azadî” ile sınırlı kalan mücadele bu halkı kapana mahkûm etmiştir. Halkın düşürülmüşlüğü, yoksulluğu ve aidiyet çıkmazı gibi sorunlara çözümün Ankara merkezli olması, reçetelerin hastalığa cevap olmadığı ve sürecin doğru okunmadığına işarettir.

Son olarak konu Amed ve spor olsa da, halkın ve seçmenin nabzını bundan bağımsız düşünmek ve yorumlamak haksızlık olur. Çünkü Amedspor’un geldiği nokta şudur: taraftarın büyük kısmı politiktir ve siyasetin tıkandığı yerde politik aidiyet kimliğini sportif başarı üzerinden ifade yolunu seçmiştir.

Bu yüzden yazının içeriği sporun siyasallaşması bağlamında gelişti. Gelinen son süreçte Kürt halkı/seçmeni bir mesajla, içeriye doğru biriken bu hezimetin dışa vurumunu taraftarlık duygusuyla tribünlerden dağlara, ovalara ve Ankara’ya en derin ve yüksek desibelle ulaştırmaya gayret etti.

Ve şu an top Ankara’dadır; umarım bütün oyunlar kuralına göre oynanır.