**

Sustuğumuzda tatsızlaşıyoruz, konuştuğumuzdaysa gülünçleşiyoruz.” Bu cümle, yalnız Edgar’ın değil, bizim de cümlemiz. Çünkü çağımızın en sinsi yorgunluğu, insanın artık haklı çıkmak istememesi değil; haklı olsa bile konuşmaya üşenmesidir. Herta Müller’in Nobel konuşmasında söylediği gibi, bazen yaşanan şey artık konuşmayla taşınamaz hale gelir; söz boğaza gelir ama çıkmaz, yazı bile sessizliğin içinden başlar. İşte bu yüzden “önemli değil” dediğimiz şeyler, çoğu zaman tam da hayatımızın en önemli yerlerini kanatır.

**

Yürekteki Hayvan’ı sarsıcı yapan, hüznü bir dekor gibi kullanmaması. O dünya, Ceaușescu dönemi Romanya’sında korkunun, gözetimin ve yoksulluğun gündeliğin içine sızdığı bir dünya; taşradan kente gelen gençlerin daha iyi bir hayat umudu, rejimin her yere bulaşan sertliğiyle aşınıyor. Kaynaklar da Müller’in yazısının bu polis devleti deneyimine, gizli gözetim düzenine ve “yoksun bırakılmışların manzarası”na sıkı sıkıya bağlı olduğunu açıkça gösteriyor. Bu yüzden romandaki suskunluk bir karakter kusuru değil; tarihin sinirlere kadar işlemiş hâlidir.

**

Ama tam da bu nedenle metin yalnız bir dönemi anlatmıyor; bugünü de anlatıyor, bizi de. Çünkü bugün herkes bir diktatörlük altında yaşamıyor olabilir ama çok kişi görünmez baskılar altında yaşıyor: geçim derdi, işyerindeki küçük aşağılanmalar, mutsuz bir evin havası, bitmesin diye sürdürülen ilişkiler, dağılmasın diye sessiz kalınan sofralar, yanlış anlaşılma korkusu, alaya alınma korkusu, dışlanma korkusu. Bazen insan susmaz; kendini azar azar iptal eder. Yaşlanmak dediğimiz şey de belki önce burada başlar: kırıldığımız yerde itiraz etmeyip “boş ver” demeyi öğrenmemizde.

**

Müller’in pasajı bu yüzden çok çağdaş: konuşmanın da susmanın da bir bedeli olduğunu biliyor. Bir yanda ağzımızdaki sözcüklerle ezip geçtiğimiz şeyler, öte yanda susarak çürüttüklerimiz. Bugün gürültü çağında yaşıyoruz ama tam da bu yüzden gerçek söz daha kıymetli ve daha zor. Çünkü her yerde konuşma var ama pek az yerde hakikat var. İnsanı asıl yoran, anlatacak hiçbir şeyi olmaması değil; anlattığında hiçbir şeyin düzelmeyeceğine inanması.

**

Audre Lorde’un şiiri tam bu yarığın üstüne basar: “Konuştuğumuzda korkuyoruz,” der, “ama sustuğumuzda da hâlâ korkuyoruz; o halde konuşmak daha iyidir.” Susan Sontag ise sessizliğin sanıldığı kadar masum bir geri çekilme olmadığını, yine de “yüksek ölçüde toplumsal” bir jest olarak kaldığını söyler. Demek ki susmak nötr değildir; susuş da dünyaya verilmiş bir cevaptır. Kimi zaman vakur, kimi zaman kırgın, kimi zaman korkak, kimi zaman da suç ortaklığına yaklaşan bir cevap.

**

Bu yüzden James Baldwin’in cümlesi bugün hâlâ kurşun gibi ağır gelir: “Yüzleşilen her şey değişmeyebilir; ama yüzleşmeden hiçbir şey değişmez.” Albert Camus de yazarın görevinin tarihi yapanların değil, ona maruz kalanların yanında durmak olduğunu söyler. İkisi birlikte okunduğunda insan şunu anlıyor: konuşmak her zaman kazanmak için değildir; bazen yalnızca insan kalabilmek içindir. Bazen bir cümle kurmak, sonucu değiştirmese bile insanın kendine ettiği ihaneti durdurur.

**

Metnin en çarpıcı yerlerinden biri de yoksulluğun, korkunun ve aidiyetin yüze yerleşmesi. Lola’nın yöresini elmacık kemiklerinde, ağzının çevresinde, gözlerinde görmek; köyden kente bir dut ağacını çuvalda taşımak; insanın taşıdığı yerin yüzüne yerleşmesi… Bunlar sadece edebiyat imgesi değil, hayat bilgisidir. Hepimizin yüzünde biraz memleket, biraz aile, biraz kırgınlık, biraz da söyleyemediğimiz şeyler var. Nuri Bilge Ceylan’ın, Bergman’ın Sessizlik filmini ilk izlediğinde eserin “konuşmaya cüret edilmeyen… yasak bölgelere” değdiğini söylemesi bu yüzden çok kıymetli: sanat bazen çözüm sunduğu için değil, içimizde yasak ilan edilmiş yere dokunabildiği için unutulmaz olur.

**

T. S. Eliot’ın o meşhur dizesi de bugünün ruhuna ürpertici biçimde uyuyor: dünya bazen “bir patlamayla değil, bir iniltiyle” biter. Artık büyük kopuşlardan çok küçük vazgeçişlerle çöküyoruz biz. Aşklar ihanetle değil, geciken cevaplarla bitiyor. Dostluklar kavga ederek değil, azar azar seyrekleşerek sönüyor. Vicdan bile bir anda değil, defalarca “şimdi sırası değil” denerek aşınıyor. Modern yıkım biraz da budur: felaketin yüksek sesle değil, içten içe gelmesi.

**

Ama bütün bunlardan konuşmanın kutsanması gibi bir sonuç da çıkmıyor. Dünyada zaten yeterince bağıran var. Mesele ses yükseltmek değil; hakikati ıskalamamak. Her bağıran cesur değil, her susan da korkak değil. Bazen susmak bir yas hâlidir, bazen bir düşünme biçimi, bazen insanın kendini toparlamak için çekildiği iç oda. Fakat bazen de çürümenin ilk belirtisidir. Ayırt etmemiz gereken tam olarak bu: hangi sessizlik bizi koruyor, hangi sessizlik bizi eksiltiyor?

**

Belki de yetişkinlik, sanıldığı gibi her şeye katlanmayı öğrenmek değil; neye artık katlanmamak gerektiğini geç de olsa kavramaktır. Çünkü insanı mahveden şey her zaman büyük acılar değildir; çoğu zaman küçük ama sürekli tavizlerdir. Her gün biraz daha geçiştirdiğimiz adaletsizlikler, küçümsediğimiz kırgınlıklar, “ne olacak canım” diye küçülttüğümüz hasarlar. İçimizdeki otlar biraz da böyle büyüyor.

**

Ve galiba edebiyatın, şiirin, sinemanın bize yaptığı en büyük iyilik burada başlıyor: bize büyük laflar öğretmiyor, geç kalmış doğruları zamanında söyleme cesareti veriyor. “Önemli değil” yerine “Önemli.” “Geçer” yerine “Canımı acıttı.” “Böyle gelmiş” yerine “Böyle olmamalıydı.” Çünkü bazı çağlarda ahlâk, büyük nutuklarla değil; küçücük dürüstlüklerle ayakta kalır. İnsan bazen dünyayı değiştireceğine inandığı için değil, kendi sesinin daha ölmediğini duymak için konuşur.

Not: Bu yazı ‘ Herta Müller’ in “ Yürekteki Hayvan” eserinden esinlenerek yazılmıştır .