Kahrolsun, tek dizeyle, tek celsede emperyalizm;
Ve onun uşağı gözlerin…

Gözlerin ki…
tarihin tekerrüründen ibaret;
Her gülüşünde Haliç,
Her anında bir direniş,
Ya da kafiye-redif karışımı bir suikast

Ödeşmeden olmaz….

Bir kulübeden dünyaya bakıyorum.
Dünya minnacık, küçücük bir zerre gibi;
Kulübe bir çadır gibi,
beyaz bir çadır tiyatrosundan sana bakıyorum.

Elimde patlamış mısır misali
bir şair demişti ya:
“Sana bakmak, beyaz bir kâğıda bakmak gibi.”

Ben de ilk aydan,
ilk akşamdan,
ilk geceden
küçük beyaz bir kulübeden bakıyorum sana.

Aya ilk ayak basmak gibi
sana bakmak.

Hem sana bakarken
senin kalbinden daha büyük kırılacak kalp mi var?

Bir İran’ın kalbi kaç para eder ki
ABD’nin, Trump’ın yahut Netanyahu’nun kalbi yanında?

Yine kırılacak olan
İran’ın kalbi olacak muhakkak.

Çünkü dünyada
kalpler hep aynı yerden kırılır.

Sana bakmak,
dünyayı tanımaya çalışmak gibi zor ve zahmetli.

Hem yoruldum kendimi tanımaktan,
hem de kendimi dostlarıma anlatmaktan.

Kadınlar sorana kadar
kendimi normal doğmuş zannediyordum.

Ben normal doğum değilsem
beyler…

siz şimdi
normal doğum musunuz?

Şimdi ben beyaz bir sayfadan
yahut küçük bir kulübeden
yeniden bakarken sana,

elimde çocukluğu öfke doğurmuş
bir şairin gözlerinden soruyorum:

Ben nasıl senin yokluğuna alışayım?

Ya da nasıl
“yoksun” diyeyim,
sen varken ve ben yokum derken?

Nasıl derim seni sevmediğimi şimdi?

Haya ederim İstanbul’un gözlerinden.
Peki Ankara’nın kalbi kırılmaz mı?

Ya Amed’in kalbi?

Şizofrenik bir kar yağışında
kalp krizi geçirmez mi şimdi bütün şehirler?
Kars’ta,
Obsesif Kompulsif Bozukluğu yaşayan
bir yağmur gibi yağarken dünyaya…

1954…
Aya ayak basıldı.

1977’de ben doğdum.

1980’de,
hain karanlık bir gecede
bir saatte büyüdüm,
bir darbenin koynunda.

Ama kalbine ilk ayak bastığım tarihi bilirim ben.

Belki de
1954.

O gün söz verdik:

Bütün yolculuklar aya olacak.

Bütün ayak basmalar
ilk önce kalbine olacak.

Ve adım, imanımız
o günden kalma.

1969’dan kalma
basmakalıp domatesli bir fistanım sanki.

Adım Neil Armstrong mu?

Yoksa bir yalan mıyım ben?

Yoksa düzmece bir hikâye mi
her şey?

Dünya kocaman bacaklı
ve tahta burunlu bir Pinokyo mu?

ABD, İsrail, İran arasında kalmış
hasta ve yorgun bir oğlum var.

Ölü doğan kızlarım var.

Canım burnumda.

Az sonra kuaföre gitmeliyim.

Kim bilir…

Armstrong belki de
95. dakikada atılan bir Fener golüyle
zaferle ayrılır ilk aydan,
ilk geceden.

Ve belki de ben
bir muzaffer kumandan edasında
sokakta yürüyen bir yaprağım.

Ya da
bir yaprağın gözyaşıyım.

Belki de Amedspor’un
senin gözlerinde başlattığı bir isyan
ve söylediği şu söz:

Kahrolsun tek dizede
ve tek celsede
emperyalizm.
Ve onun uşağı gözlerin.

Omuzlarımda gülüşün açtı.

Ben az sonra kalkacağım.
Gitmeliyim buralardan.

Giderken sana bıraktıklarım ne olacak
bilmiyorum artık.

Kalbim yorgun ve argın.

Seni sevmekten değil,
sensizlikten.

Elimde bir çetenin iç savaşından kalma
bir kalıntı gibi bedenim.
Durmadan kaşınıyor.

Siyonizme direnemez bu bendeniz…
Tez gel.

Suç da benim değil,
günah da.

Doğar doğmaz
ağzıma meme yerine şiir verdiler.

Süt yerine
keder doldu gözlerime.

Kalemim daha o gün kırıldı,
ağzındaki dağınık düşlerim gibi.

Senden başka kimse beni sevmedi.

Sen gittiğinden beri
eski model bir arabanın
yırtık, şişmiş
ve boşanmaya hazır
arka lastiği gibiyim.

Belki de az sonra
seni her gördüğümde hissettiğim gibi
kalbim

bir yayınevinden çıkan kitap gibi,
yahut bir fırından çıkan
taze lavaş gibi olacak.

Ama çaylar da soğudu artık.

Kuaföre gitmeliyim
sanırım.

Üff…

Ne bileyim…

Bir çiğköfteciye mi gitsem
yoksa bir esnaf lokantasına mı?

Çünkü dünya yanarken bile
insan bazen sadece
aç oluyor.

Hem saçlarını da taramalı insan…Aman bana ne? İster mahalle yansın, ister dünya!

Beyaz bir kulübeden dünyaya bakıyorum.

İçimdeki bütün dükkânlar iflas etmiş
ve kapanmış.

Dünya küçücük bir zerre gibi.

Elimde patlamış mısır.
Ben ilk akşamdan,
aydan,
ay hâlinden bakıyorum sana.

Kadınlar sorana kadar
kendimi normal doğmuş sanıyordum.

Ben normal doğum değilsem
beyler…
Siz şimdi
normal doğum musunuz?

Şehirler kırılıyor.

Kalpler kırılıyor.

Dünya kırılıyor.

Ama en çok da
insan kırılıyor.

Çaylar da soğudu artık.
Artık gitmek gerek.

Çünkü dünya
sezaryenle açılmış açık deniz misali açık bir yara gibi.

Ve biz
o yaranın içinde
yalanlarla yaşıyoruz.