Bölgemizin en sıcak konularından biri de ne yazık ki İŞKUR alımlarında yapılan kayırmanın, çalınan hakkın yarattığı infial olsa gerek.
Ortaya çıkan tabloya göre çok açık bir hak kaybı, bir gasp olması; toplumda bir itiraz ve hesap sorma arayışının ortaya çıkması çok normal ve yerinde bir refleks doğal olarak. Dolayısıyla görünürde kendi hakkının çalındığını savunan kişi ya da kişiler, perde arkasında yapılan kurada kendi isimleri de bir şekilde çık(arıl)mış olsaydı, acaba aynı refleksi gösterebilecekler miydi? Doğrusu, soru işareti.
Görünen noktada toplum ve sosyal manadaki çürümenin en saf hâlini yaşarken; işine gelince sus pus, ama gelmeyince de kendi çığlığında kaybolan üç maymun hâlleri ile karşı karşıya kalmak…
Elbet toplum mühendisliği değil amacımız. Öyle ki geldiğimiz nokta; birey olma ruhu ve mesuliyetinin yarattığı vicdan boyutu ile üç maymun oyununa neşteri vurarak, bize dayattığı itirazı dışa vurmak. Diğer şekilde yaşanan trajedi yahut herhangi bir haksızlık karşısında üç maymun durumuna uygun biat anlayışı, kişiyi her şeyin faili ve de ortağı yapmaktan alıkoyamaz.
Her şey bir yana, İŞKUR ya da işgüzarlık tuzağı ile aslında çuvaldızı önce kendimize hallice batırmalıyız.
Şöyle ki; sistemin tuzaktan başka bir şey olmadığı ve çok daha ötesi, üretebilecek, dönüştürebilecek kitleyi, o rotatif gücü ortadan kaldırmaya dönük ustaca işletilen bir sisteme dönüşmüş olması…
Yani üretemeyen, sorgulamayan, dönüştüremeyen, katma değere katkı sunmak gibi bir tasası dahi olmayanlardan oluşan vasıfsız bir kitleye; kısacık süre için ağzına morfin ile çalınan bir kaşık sahte bal başka ne olabilir?
Dolayısıyla İŞKUR yöntemi üzerinden, yukarıda çembere aldığımız profildeki kitlenin; etkisiz eleman yığınlarının kendi vasıfsızlığını, çürümüşlüğünü doğrudan doğruya ilanı ve ispatı niteliğindeki bu kara tablonun bizi sürüklediği çıkmazın yolu nereye ayna tutar?..
Bu güruhun dünyası; 6 aylık geçici bir iş olmasına rağmen bile bile sömürü sistemine teslim olmayı hak görmüş ve toplum sosyolojisinin tüketici sınıfındaki çılgın savaşın paralı askeri olmayı koşulsuz kabullenmiştir. Savaşı yaratanlar ile bu sistemi kuranlar aynı kişiler olunca, istedikleri gibi nabza göre şerbet veriyorlar.
Sosyal devlet anlayışında İŞKUR gibi çürümüş bir sistemin kapısı bu kadar yüceltilemez. Hatta böyle bir kurumun varlığı bile tartışma konusu olurken, ne hikmetse mevcut dokunulmazlık zırhı üzerinden dilenci türbesi gibi aygıta dönüştürülmüş ve medet umulur hâle getirilmiştir. Bu perhiz-lahana durumu ne ile izah olur, kime sormak lazım?
Çünkü oradaki, yani sosyal devlet aklı; istihdama yönelik yatırımı, hizmeti lütuf olarak görmez. Tam aksine her faaliyeti temel ihtiyaç olarak kutsarken; geldiğimiz gerçeklikte sorgusuz sualsiz bir teslimiyet sarmalı ile açlıktan öldürmeyen ama tam da tok bırakmayan bir değirmene habire su taşınan bir gelgit içindeyiz.
“Un bizim,
Aş bizim,
Ezilen niye biziz?..”
(Ne güzel anonim.)
Dolayısıyla sorunun kaynağını bulmak için çok uzaklara gitmeye gerek yok sanırım.
Yerel yönetimlerin rolü ise;
Acı manzara maalesef ki yerel yönetimlerin en büyük kozu ve en can alıcı teslim alma yöntemlerinden birine dönüşmüş. Her şey oy ve rant odaklı olunca; büyük aileler ve aşiretler siyaset için her zaman birer oy deposudur. Bunları satın alma ve taraftarlık kisvesinde sıkıştırma yöntemi; partiler için her zaman kabarık vaat listesi ile başlar. Sözüm onlara; oy deposunun bekçileri ve sözcüleri, kendi tekellerindeki oyların sayısına göre karşı tarafta şantaj kurnazlığıyla masaya oturmayı da biliyorlar.
Tam bir utanç manzarası değil mi? Siyasetin aracına dönüşen ve onun bekası için alınacak her oy adına verilen sözlerin, vaatlerin şantaj karşılığında gelişmesi; bir partinin ya da herhangi bir üst aklın izah edemeyeceği bir durum.
Ve işin trajik yanı; oyu alan parti sanıyor ki bu kitle artık benim kemik oyumun parçası oldu. Hâlbuki farkında olmadığı şey; menfaatin rengine göre oy renginin de anında değiştiği gerçeği… Yani seçmenin tercihi; özgül ağırlığı güçten yana, çıkardan yana ağır basar. Hangi dinamik güçlü ise denge kurnazlığı orada kümelenir.
Kısacası A’dan Z’ye tüm partiler ve yerel dinamikler; şantaj mühürlü devşirme pusulalar ile bu oyların konsolidesi için parti tüzüğüne olan sadakatlerini askıya almaktan imtina etmeyi hesaba katmazlar. Çünkü güç ve otoritenin yaşamsal dayanağı; çıkar, koltuk, makam ve rant üzerine inşa olmuş.
Aksine yerel yönetimler; asli hizmet yanında istihdam için, kalkınma için saha ve alanlar yaratmakla mükellef olmalıyken, gelinen noktada konu amaçtan çok araçsala dönüşmüştür.
Dolayısıyla bu dengelerin gözetimi ve yaşamsal reçetelerin devamlılığı için; birey metalaşmış, sıradan bir oy pusulasından farkı olmadığı gibi işleri biter bitmez şehir çöplüğünün dibini de boylarlar. İşte halka, seçmene, bireye reva olan durum ve değer toplamı tam da bu kadar kısa ve net.
Yani o çöplükte aslında; kişinin onuru, duruşu ve birey olma düsturundaki sorgusuz sualsiz teslimiyetin düşürülmüşlüğü vardır.
Ve maalesef buna sebep olan, kendine bu muameleyi reva gören yine halk, yine seçmen ve sonunda aynı kuyunun karanlığı…
Sistem tam olarak böylesi bir kitleden oluşan paralı askeri her şartta yaşatmayı ve korumayı gözetir. Paralı askerin beklentisi; uzun ya da kısa vade olsun, kadrolaşmanın bileti ile mülakat sistemi ve bir diğer eleme yöntemi olan kısacık 6 aylık bir işin alımı üzerinden bir gelecek inşa etmek…
Toplum ve kitleler kendi seçeneklerini yaratmalı, bunun üzerinden üretime ve katma değere yönelerek ısrarla birbirini kollamalı. O seçenekleri yaratırken de mevcut seçilmişlerin içinde bulunduğu liyakat gerçeğini hesapta tutmalı.
Çünkü geçici iş-aş ve bedava peynir gibi safsatalar ancak fare kapanında olur. Yani bireye, topluma sunulan ve ona vaat edilen bedava olan her şeyin; mutlak suretle kişiliğini satın almaya, onu düşürmeye ve zamanla dilencilik kisvesine sıkıştıracağını görmeli, anlamalı.
Gösterişli, konforlu ama tamamen yapay olan şehirli yaşam modeli; sosyal medya gücü ile bilinçaltına yedirildiği sürece ve bu gidişata yol veren, arka çıkan tüm yerel yönetimler ve onun dinamikleri, STK’lar yani seçilmişler; bu topluma karşı bir borcu ve hesap verme zorunluluğu taşımalı.
Aksi takdirde; daha düne kadar üretici kitlesi olan toplumun, bu kadar kısa sürede nasıl ve ne şekilde tüketici niteliksiz topluluklara dönüşünün vebali altında kalacaklardır.
Bu dünya, bu memleket hepimizin. Dolayısıyla en büyük vatanseverlik sanırım; adil koşullarda hep beraber insanlığımıza sahip çıkıp korumak, üretmek ve üretileni de kardeşçe, dostça, kucaklaşırcasına paylaşmayı hak görmek olmalı.
Onurlu bir yaşam sarmalında başkasının da hak ve hukukuna riayet edildiği ve o hakkın gözetimi yapıldığı sürece, yukarıdaki meramımız ve sesimiz karşılık bulmuş olacak…