Çözümü insanı vurmakta bulan bireyin, toplumun dokusunu nasıl da parçalayarak toplumun hastalıklı birer hücresine dönüştüğünü hepimiz bu aralar daha net görüyoruz.
Kimisi “yan baktı” meselesi,
kimisi alacak-verecek meselesi,
kimisi namus meselesi,
kimisi de bir tartışma meselesi…
Örnekleri çoğaltabiliriz.

Kısacası çözümü vurmaktan yana kullanan bireyin, öldürmek için sebebi çok uzaklarda aramasına bile gerek kalmamış. Toplum olarak bireye bu rahatlığı sağlamış konumdayız. İşlenecek suçlara toplumsal olarak adeta zemin hazırlıyoruz ve işlenen suçlara karşı üç maymunu oynuyoruz.

Kapı komşumuzun tefeciliğine bir kelam edebildik mi?
Hayır…
Toplumsal olarak ailenin intiharı anlamına gelen zehir tacirlerine sesimizi çıkarabildik mi?
Hayır…

Her türlü yol ayrımına götüren bu eylemler, ölüm ve öldürmelerin başlıca ana nedenleri değil mi? Kendi yaşamlarına son vermeye kadar giden kararlar elbette çözüm değildir ve olamayacaktır. Aksine, içinden çıkılmaz bir sarmalla birlikte, bir nevi kendini; daha çok ailesini ve vermek istediği mesajla toplumu da cezalandırma ve terbiye yöntemi olarak düşünülebilir.
Ama ne yazık ki öyle değil.

Toplum bu cezadan muaf olur, kesilen cezalar karşılık bulmaz. Bu eylemler, kendileri ve aileleri dışında kimseleri cezalandırma yöntemi değildir. Maalesef bu intiharlar ve öldürmeler, bölgenin bir kültürü hâline sistematik olarak getirildi.

Eline silah alan öldürüyor, bir öfke uğruna.
Anlık çıkmaza giren intihar ediyor.
Bu, çok vahim ve korkunç bir gidişattır.

Bu olayların psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla acilen ele alınması gerekir. Derhal resmî kurumlar, sivil toplum örgütleri, hukukçular ve sağlıkçılar devreye girmelidir. Yoksa bu işin ne sonu olur ne de caydırıcılığı.

Bodrum katlarında ipte sallanan bedenler,
çatı katında kendini ölümün boşluğuna bırakanlar,
öldürmeyi marifet sanan, henüz aklı başında olmayan tetikçiler…
Daha sıralayamadığım sayfalarca sorun…

Şimdi söyler misiniz: Herkes bu ölüm ve öldürmelere susmakla, en az yapanlar ve yaptıranlar kadar suçlu sayılmaz mı? Kendi cüssemizce suçluluğumuza da payın büyük bir kısmı düşmüyor mu? O yüzden katili, suçluyu, düzen bozanı çok uzakta aramayın.
Kendi vicdanınızdır en büyük katil.
Çok sonra başkaları…

Ne yazık ki çürümüş bir toplumun inşası için gerekli olan her şey susmakla başladı, boşvermekle tırmandı ve seyrederek kültür hâline getirildi. Her şey birbiriyle o kadar sıkı sıkıya bağlı ki, her yanlış olgu sanki yanlış bir hayat yetiştirmekle yükümlüymüş gibi. Görev edinmişler; yapımcısından tefecisine, uyuşturucusundan ajanlığa kadar…

Adeta bizleri yanlış yaşatmaya yeminli ve hepimiz, orantısız savaş argümanlarıyla donanımlı bir orduyla karşı karşıyayız.

Bu kültür yozlaşması; sözde toplum yararına çekilen ama aslında toplumu çürüten, aileyi, örf-adeti ve kültürü yozlaştıran dizilerle bir üst, düşürücü seviyeye taşınıyor. Yapımcıların başlıca geçim kaynağı sömürüdür. Adına sanat dedikleri şeyde, özendirdikleri “kıro” tiplemelerden başka ne işleniyor ki?

Tefecilik, torbacılık, yankesicilik, kadın bedeninin bir meta olarak görülmesi, kölelik-efendilik, aşiretçilik, mutsuz aileler, ihaneti bir kurtuluş gibi sunan ilişkiler, aldatmaca ve diziler aracılığıyla özendirilen mafya görünümlü tiplemeler…
Öyle kalitesiz filmlerden böyle kalitesiz karakterler çıkmaz mı?

Her şeyin ötesinde insan, sosyal bir varlıktır. Sosyalleşmeye, topluma karışmaya en az hava ve su kadar ihtiyaç duyar. İnsanı özünden koparırsak, insan ve insanlık dışında her şeye dönüşmeye müsaittir. Yanlış yaşamaktan yanlış öğrenmeye; yanlış öğretmekten yanlış konuşmaya kadar yaşamın her alanına sızan bu sinsi karakterler, hakkı ve hukuku da yanlış yerde aramaya varan bir nizamı benimser.

Hakkını arayanlar, mafyavari ve çetevari bir edayla adaletin sopa gücüyle sağlanmasından yana. Oysa adalet; ne eliniz cebinizde arkanıza yaslanıp “çiçek olmakta”, ne de eline silah alıp sokak sokak gezerek gördüğünüz yerde anlık öfkenizi dindirmektedir.
Yeter ki haklı ya da haksız olduğunuz davayı kendi hukukunuzdan geçirin, sahip olduğunuz ahlak cenderesinden süzün.

Bizlere düşünmemiz, doğruyla yanlışı ayırt etmemiz için verilen aklı ve vicdanı; doğru yerde, doğru zamanda kullanmayı bilelim.

Sağlıklı bir toplum ve adaletli yarınlara…