**
Zamansal bir felç hâli olarak beklemek; öznenin şimdiki zaman üzerindeki eylemliliğini yitirmesi ve varoluşunu henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin insafına ipotek etmesidir. Aylin Balboa’nın tespitiyle, insanoğlunun kurguladığı en acımasız illüzyonlardan biridir bu; çünkü beklemek, umut kılığına bürünmüş bir pasiflik, yaşamın özünden kopuş demektir. Zamansal yabancılaşmanın en somut tezahürü olan bu araf, insanı kendi hayatının öznesi olmaktan çıkarıp edilgen bir seyirciye dönüştürür. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında” dizesiyle resmettiği o parçalanmış bilinç durumu, tam da bekleyen insanın varoluşsal trajedisidir: Ne o anın gerçekliğinde kalabilir ne de beklediği geleceğe ulaşabilir.
**
Edebiyat tarihi, bu kronolojik hapishanede zamanı tükenen ruhların dökümüdür. Şiir, bekleyişin insan zihninde yarattığı görünmez yıkımı en keskin imgelerle kayıt altına alır. Özdemir Asaf’ın “Geleceğim, bekle dedi gitti; ben beklemedim, o da gelmedi” mısralarındaki trajik ironi, beklemenin aslında bir buluşma değil, zamana yayılmış bir kopuş olduğunu teyit eder. Ahmed Arif ise zamanın akışkanlığını yitirip katı bir kütleye dönüştüğü o ağır saatleri “Hani kurşun sıksan geçmez geceden” diyerek bir varoluş sancısı olarak kavramsallaştırır.
**
Anadolu insanının kolektif hafızasını sırtlayan türkülerde de beklemek, romantize edilmiş bir sadakatten ziyade ruhu için için kemiren bir iç kanmadır. Neşet Ertaş’ın telden dökülen “Gönül arzu eder seni senelerdir / Nerdesin sen?” feryadı, cevapsızlığın ve belirsizliğin insan psikolojisindeki aşındırıcı gücünü ortaya koyar. Türkülerde beklemek; yollara bakmaktan gözlerin yorulması, vuslat ihtimalinin günden güne bir ağıta dönüşmesidir.
**
Müzikal külliyatımızda da bu erteleyişin ağır faturası çınlar. Ahmet Kaya’nın “Hani benim gençliğim nerede?” haykırışı, bir gayeyi ya da bir kişiyi beklerken ziyan edilen o telafisiz yılların muhasebesidir. İnsan bir şeyi beklerken aslında kendi şimdiki zamanını, yaşama arzusunu ve imkânlarını tüketir. Sezen Aksu’nun “Geçer, geçer, bu da geçer / Zamanla ne geçmedi ki?” tesellisi bile, beklenen anın hiç gelmediği o soğuk gerçeklik karşısında işlevini yitirir.
**
Beklemek, insanı yaşarken hayattan tahliye eden sosyo-psikolojik bir kilitlenmedir. Hayat, ertelenmeyecek kadar somut; zaman ise bekleme salonlarında harcanmayacak kadar akışkandır. Kendini pasif bir kabullenişe teeyelleyp bir başkasının adımıyla yürümeyi ummak, varoluşa yapılmış bir haksızlıktır. Çünkü ne olursa olsun; bu hikâye, onu bekleterek tüketen her ömürden daha uzundur.