Hayatta bazı kayıplar vardır; insan onları yalnızca yaşamaz, içinde taşır.
Bir ses eksilir mesela… Bir alışkanlık yarım kalır. Telefon rehberinde silinemeyen bir isim, bayram sabahında içe çöken sessizlik, anlatacak bir şey olduğunda ilk akla gelen ama artık ulaşılamayan biri…
Ve insan tam da o noktada şunu fark eder:
Yas, yalnızca birini kaybetmek değildir.
Yas; insanın, hayatın artık eskisi gibi olmayacağını anlamaya başlamasıdır.
Modern dünya bize hep güçlü olmayı öğretiyor. Hızlı toparlanmayı, “hayata devam etmeyi”, acıyı kısa sürede geride bırakmayı… Oysa insan ruhu bu kadar mekanik çalışmaz. Bazı kayıplar geçmez; yalnızca şekil değiştirir.
Psikoloji yasın yalnızca duygusal değil, aynı zamanda biyolojik bir süreç olduğunu söylüyor. Kaybettiğimiz kişi beynimizde yalnızca bir anı olarak değil; günlük hayatın bir parçası olarak yaşar. Bu yüzden yas tutan biri bazen kapı çalınca onu bekler, bazen telefona uzanır, bazen bir kalabalığın içinde onu görecekmiş gibi hisseder.
Çünkü zihin kaybı hemen kabul edemez.
Belki de yasın en zor tarafı budur:
Birinin gittiğini bir kez değil, defalarca fark etmek.
Bir şarkıda…
Bir sokakta…
Bir kokuda…
Bir bayram sabahında yeniden kaybetmek.
Yas üzerine çalışan uzmanlar, insanın kayıptan sonra yalnızca sevdiği kişiyi değil, onun yanındaki halini de özlediğini söyler. Gerçekten de insan bazen kaybettiği kişiyi değil; onun yanında hissettiği güveni, aitliği, tamamlanmışlık duygusunu arar.
yasın, insanın kayıpla kurduğu bağı yeniden düzenleme süreci olduğunu anlatır. Ona göre kayıp sonrası dünya bir süre anlamını yitirir. Freud’un şu cümlesi bu süreci çarpıcı biçimde özetler:
“Sevilen birinin kaybında dünya yoksullaşır.”
ise yasın yalnızca kayıp değil, aynı zamanda dönüşüm olduğunu düşünür. Çünkü bazı acılar insanın bütün savunmalarını indirir ve onu kendi hakikatiyle baş başa bırakır. Bu yüzden büyük kayıplardan sonra insanlar bazen daha sessiz, daha kırılgan ama aynı zamanda daha derin hale gelir.
Jung’un şu sözü tam da bu noktaya temas eder:
“İnsan ışığı hayal ederek değil, karanlığını fark ederek olgunlaşır.”
Yas üzerine yazılmış en güçlü metinlerden biri de ’ın eşini kaybettikten sonra kaleme aldığı The Year of Magical Thinking adlı kitaptır. Didion kitabında yasın insan zihnini nasıl değiştirdiğini anlatırken şu cümleyi kurar:
“Yasın deliliğe ne kadar yakın olduğunu kimse söylemez.”
Gerçekten de yas sırasında zaman algısı bozulabilir. İnsan aynı anıyı tekrar tekrar yaşayabilir. Bazen hayat devam ediyor gibi görünür ama kişinin iç dünyasında zaman durmuş gibidir.
ise eşinin kaybından sonra yazdığı A Grief Observed kitabında şöyle der:
“Kimse bana yasın korkuya bu kadar benzediğini söylememişti.”
Çünkü yas yalnızca üzüntü değildir. Aynı zamanda bir güven kaybıdır. İnsan, hayatın kırılgan olduğunu ilk kez bu kadar yakından hisseder.
Bu konuda dikkat çeken isimlerden biri olan ise kayıptan sonra hayatın “eski haline dönmediğini”, fakat insanın zamanla yeni bir yaşam biçimi geliştirebildiğini söyler. Ona göre iyileşmek, kaybı unutmak değildir; kayıpla birlikte yaşamayı öğrenmektir.
Belki de yasın en olgun tarafı tam da burada başlar.
Acıyı inkâr etmeden yaşamla yeniden ilişki kurabilmekte…
Çünkü sağlıklı yas unutmak değildir.
Hatırlayabilip yine de yaşamaya devam edebilmektir.
Toplum çoğu zaman yasın bir son tarihi olması gerektiğini düşünür. Oysa bazı insanlar hayatımızdan gitse bile ruhumuzdaki yerleri kalır. İnsan bazen yıllar sonra bile bir şarkıyla, bir sokakla ya da eski bir fotoğrafla yeniden hüzünlenebilir.
Bu bir zayıflık değil; bağ kurabilmiş olmanın göstergesidir.
Belki de bu yüzden yas, sevginin en görünür halidir.
Çünkü hiç bağ kurmadığımız bir şeyin yokluğu bizi bu kadar derinden sarsmazdı.
Yas, kaybettiklerimizi unutmak değil; onların bıraktığı izlerle yaşamayı öğrenmektir. Zaman acıyı silmez belki ama onunla kurduğumuz ilişkiyi dönüştürür. İlk günlerde nefes aldırmayan o boşluk, zamanla insanın içinde sessiz bir hatıraya dönüşür.
Ve belki insan, yasın içinden geçerken hayatın en temel gerçeğiyle karşılaşır: Her şey geçicidir.
Ömer Hayyam'ın dizelerinde hissettirdiği gibi, insan bu dünyada ne acının ne de sevincin kalıcı olduğunu fark eder. Asıl mesele, bize verilen bu kısa yolculukta sevebilmek, bağ kurabilmek ve geride anlam bırakabilmektir.
Çünkü günün sonunda yaşamı değerli kılan şey, ne kadar uzun sürdüğü değil; ne kadar derin yaşandığıdır.
Yas da bize bunu hatırlatır:
Bir gün herkes gider.
Ama sevgi, insanın ardından kalan en uzun izdir.
Sevgiyle...
Annem Meliha ve Babam Alihan Baysal‘ın Anısına Rahmet, Sevgi, Sonsuz şükürle...