Daha önceki yazılarımın birçoğunda tarihten ve coğrafyadan örneklemeler yapmıştım. Yazımın ana konusuna daha iyi odaklanmak adına yine aynı şekilde birkaç örnekleme ile başlamak isterim.

Yüksekova (Gever), yakın tarihte yurdun herhangi bir yerinde veya sınırlarımızın dışında herhangi bir haksızlık ve hukuksuzluğa karşı, zaman mekân fark etmeksizin tepkisini kitlesel ve organize olarak en hızlı şekilde ortaya koyan, dağların tepesine kurulmuş heybetli bir şehir.

İnandığı değerler uğruna büyük bedeller vermiş, çok değil bundan on yıl önce yerle bir olmuş virane şehir.

İl olma vasfına fazlasıyla layık olan Yüksekova’mız, bunu dahi onurlu duruşundan taviz vermemek, ele güne karşı el açmamak, boyun bükmemek adına cılız birkaç ses dışında fazla dillendirmeyen, yaygaraya vermeyen asi şehir.

Ne var ki halk böyle onurlu bir duruş sergilerken, sorumluluk düzeyine bir şekilde erişmiş üç beş lord, halkın bu dik duruşunu kendi bireysel kazançları için fırsata çevirmiş; halka ait olması gereken nimet ve kazanımları kendileri arasında bölüşüp sistematik bir kâr çarkına çevirmiş, muazzam bir bolluk ve şatafat içinde adeta bilinçlerini yitirmişler.

“Yarası olan gocunur.” diye bir deyim var. Şimdi burada kime dokunuyorum, kimin yarasını deşiyorum, kimin tezgâhına çomak sokuyorum? Bir bir isim yazıp kimseyi ne rencide etmek ne de profesyonelliğin dışına çıkıp amatör bir sokak ağzı ile dedikodu veya karalama gibi bir boşluğa da düşmek istemem. Ben eleştiririm, eleştirilerimin dozu bazen sert olur ama asla yapıcı eleştirinin dışına çıkmam.

Atanmışlar için herhangi bir seçilme kaygısı yoktur. Atandıkları makamlara oturabilmek için herhangi bir seçime girmezler, belli bir oy desteği almalarına ihtiyaçları yoktur. Seçilmişler için bu durum tam tersidir. Her biri hesabını yaptığı mertebeye ulaşmak için seçilmeden önce on takla atar, taviz verir, mağduru oynar, duygulara dokunmaya gayret eder ama ne hikmetse amacına ulaşan hiçbir ana baba evladı, daha koltuğuna kurulmadan üstündeki halk hırkasını çıkarır, birkaç saat içinde yoğun bir rehavet içine girer.

Bu durum genel siyasette de, yerel siyasette de ve STK’ların tümünde de rutin bir şekilde yıllardır devam ediyor.

Yapamayacağınız, altından kalkamayacağınız görevlere aday olurken bir kez daha düşünün, rica ediyorum. Biliniz ki sorumluluğunu aldığınız her bir görevde, sorumluluğunuzu yerine getirmediğinizde veya eksik kaldığınızda hatırı sayılır bir kitleyi mağdur ediyorsunuz.

Kendini bilmezin biri gider, kamuya ait kaldırımı sağlı sollu işgal eder. Bu şahsa, “İşletme ruhsatın varsa, ki eminim o da yoktur, mağazanın içi için geçerlidir; kaldırımı işgal edemezsin.” diyebilecek bir babayiğit çıkmaz. Bir şehrin vitrini olan ana çarşı gelişi güzel işgal edilir; manavı, bakkalı, hırdavatçısı, çerçisi rastgele kaldırımları ve yürüyüş güzergâhlarını kapatır, işletme sahibi ve bir iki çalışanı dışındaki halkın tamamını mağdur eder. Bunlara bir iki laf edebilen çıkmaz.

Öte yandan bir yol onarılır, bir iki yama yapılır veya herhangi bir mimari altyapısı olmadan aylar öncesinden patates tarlasına döndürülmüş yollara, ana güzergâhlara serpme zift, çakıl karışımı bir şeyler dökülür. Bunun da binbir türlü reklamı yapılır. Sanki bu ve bunun yanında yapılması elzem kamu hizmetleri yasal zorunluluk değil de bir lütufmuşçasına…

Burada sade, art niyetten uzak ve saf bir dille sormak istiyorum; yol yapmak ya da onarmak, altyapı, üstyapı, çevre düzenlemesi ve daha bir sürü görev reklam yapmaya dönük değildir. Tam tersi, bunların yanında hiçbir zaman yanından kıyısından bile geçmediğiniz halkın yaşam kalitesini standart seviyelere çıkarabileceğiniz onlarca görev ve sorumluluk ile ilgilenmek, çoğunu sessiz sedasız yapmak sizin mecburi kamu hizmeti görevinizdir.

Bu halk oldukça politize ve bir o kadar da anlayışlı bir halktır. İyiyi görür, abartarak alkış tutar; kötüyü de bir yere kadar örtbas eder, görmezden gelir ama sırası geldiğinde hesap sormasını da çok iyi bilen matematiksel bilgi ve birikime sahiptir.

Esnafın, tüccarın, çiftçinin bağlı bulundukları STK’lar bugüne kadar bu esnaf ve tüccarın sorunlarına dair bir kelime etmez iken, tek icraatları da bu aralar daha da yoğunlaşmış şekilde objektiflere sanatsal pozlar verme telaşı…

Sıradan bir yurttaş olarak bu şehri medeni, modern, temiz ve yaşanılabilir bir şehir olması için yapılması gerekenleri üç beş madde hâlinde yazayım mı?

Zor mudur bunları yapmak? Bir okuyun da siz karar verin ya da biliyorsunuz da halkın da bunun fazlasıyla farkında olduğundan haberdar olun diye söylüyorum:

•⁠ ⁠Üçüncü dünya ve dördüncü dünya ülkesi görünümü veren araç trafiğinin, çözüme dair birkaç basit önlem ile giderilmesi,
•⁠ ⁠Kaldırımların gelişi güzel işgaline karşı ilgili kurumların daha aktif görev alarak yaptırım uygulaması,
•⁠ ⁠Acil olarak bir veya birkaç adet kapalı katlı otopark projesinin hayata geçirilmesi,
•⁠ ⁠Artık köylerde bile yaygın bir hâl alan semt pazarları için uygun alan ve güzergâhların belirlenmesi ile kadının hem ailenin hem şehrin ekonomisine dâhil edilerek aile içi görev dağılımı dengesinin sağlanması,
•⁠ ⁠Kullanılabilir boş araziler bakımından Türkiye’de dereceye girebilecek kadar bol alanlara sahip olan şehrimizde daha çok yeşil alan, park ve ağaçlandırma çalışmalarına yönlendiren etkinlikler yapılması,
•⁠ ⁠Bilimsel olarak defalarca teyit edilen, birinci derece deprem bölgesi kuşağında bulunan bu şehrin çarpık kentleşme, gelişi güzel yapılaşma sorunlarının ve durumun ciddiyetinin gerekli makamlara bildirilerek kentsel dönüşüm programında öncelikli bölge konumu kazandırılması.

Yazacak daha çok konu var belki ama öncelikli olarak, ki hiçbir kurumumuzun altından kalkamayacağı kadar büyük bir ekonomik güç de gerektirmeyen yukarıda yazdığım birkaç konu üzerine biraz kafa yorarsak, yoğunlaşırsak, herkesin üç kelimesinden biri olan “Gever sahipsizdir.” sözünü de boşa çıkarmış oluruz.

Çünkü sahipsiz değil bu memleket. Tam tersine yüz yirmi bini aşkın nüfusu ve hemen hemen herkesin günübirlik olarak her şeyden haberdar olacak kadar siyasi, sosyal ve ekonomik gelişmelere duyarlı olduğu devasa bir kitleyiz.

Velhasıl bu şehrin azınlık değil çoğunluk tarafında olan, herhangi bir kamusal sorumluluğu veya yükümlülüğü bulunmayan sade bir birey olarak her gün maruz kaldığımız bu çirkin manzaralar, kayırmalar ve görmezden gelmelerinizden, çoğul eki kullanarak ve klasik bir ifade kullanarak “Bıktık.” diyorum.

Bir silkelenin, sonra da irkilin. Üstünüzdeki tozu bir atın, kendinize gelin. Bulunduğunuz mevkiler birer ticarethane ve reklam yapma alanları değildir. Görevinde başarılı olan bir siyasetçi, bürokrat veya STK temsilcisinin reklamını doğal yollardan halk yapar; iyi reklamı da, kötü reklamı da…

Aman siz siz olun, halkın kötü reklamına maruz kalmayın…