İnsanlık, yirmi birinci yüzyılda Mars’ın kızıl toprağına araç indirip yıldızlara rota çizerken… Robotik kollar insan bedeninde milim şaşmadan ameliyat yaparken… Aynı çağın içinde, Yüksekova’da yirmi santimlik bir kar örtüsü, bir ilçenin nabzını susturabiliyor. Bir yanda gezegenlere uzanan akıl, öte yanda bir gecede çöken bir şehir.
Sular kesildi. İnternet kesildi. Doğalgaz kesildi. Medeniyet dediğimiz o büyülü kelimenin ardına sığınan bir memleket, yirmi santimlik bir beyaz örtünün altında can çekişiyor. Düşünün; yirmi birinci yüzyılda, bir ilçede bir günde yağan kar, su şebekesini çökertiyor, internet altyapısını devre dışı bırakıyor, doğalgaz akışını durdurabiliyor. Bu, sadece teknik bir arıza değil; bu, bir medeniyet iflasıdır. Ama daha da önemlisi, bu bir zihniyetin iflas tutanağıdır. Bu, bir medeniyetin karanlık odada çekilmiş röntgenidir. Ve o filmde görünen şey çatlamış bir kemik değil; içten içe kurtlanmış, yük taşımaktan aciz kalmış bir omurgadır. Sırtını tesadüfe yaslayan bir yapının iskeleti görünmektedir orada. Bir şehir değil, bir anlayış çökmüştür.

Kepenk Açamayan Çağ…
İnsanoğlu artık evrenin sırlarını çözerken, Yüksekova'da bir esnaf, dükkânının kepengini açmak için elektrik bekliyor. Ve bekleyen sadece esnaf değildi; soğukta titreyen çocuklar, çaresiz hastalar, mahsur kalan köylüler bekliyordu. Kronik hastalar, elektrikle çalışan cihazlarını kullanamadıkları için risk altındaydı. Öğrenciler, karanlıkta ders çalışamıyordu. Peki ya sorumlular? Onlar neredeydi? İlçe müdürü, belediye başkanı, kaymakam? Hangi makamdaydı bu liyakatsiz kadrolar, neyle meşguldüler? Üzerlerine düşen kar mı ağırdı, yoksa üzerlerine yüklenen ihmal mi? Bir kar tanesi direği devirmez. Ama yıllarca denetlenmeyen bir hat, güçlendirilmeyen bir altyapı, “nasıl olsa idare eder” denilerek bırakılan bir sistem; ilk fırtınada diz çöker. Bir ilçenin temel yaşam damarlarının bir gecede kesilmesi; doğanın gücünden çok, liyakatsizliğin zayıflığını ele verir. Çünkü güçlü bir sistem için kar, mevsimdir. Zayıf bir düzen için ise kar, maskeleri düşüren bir aynadır.

Direkleri Değil, Omurgayı Kaybettik!
VEDAŞ'ın açıklaması utanç vericiydi: "Yoğun yağış nedeniyle birçok noktada iletkenler koptu, direkler zarar gördü.” İnsanlık Ceres'te su ararken, Yüksekova'da bir avuç kar, elektrik direklerini deviriyor, iletkenleri koparıyordu. Peki bu direkleri diken kimdi? Bu hatları çeken kimdi? Denetleyen, sağlamlaştıran, kışa hazırlayan kimdi? Cevap basit: Hiç kimse. Ya da daha doğrusu, liyakatsiz ellerde oyuncak olan sorumlular. Bir kar tanesi, bir enerji direğini devirebiliyorsa, orada direğin kendisinden önce çürüyen bir şeyler var demekti: İrade çürümüştü, vizyon çürümüştü, liyakat çürümüştü. Çünkü bu coğrafyada hâlâ bir kar tanesi, insanın insana ulaşmasını engelleyebiliyordu.

Bilinen Kışa Bilinçsiz Yakalanmak
Ve asıl soru: Bu kış şartlarını bilmeyen mi vardı? Yüksekova'da kış olacağını, kar yağacağını, yolların kapanacağını tahmin etmek için kahin olmak mı gerekiyordu? Peki neden hazırlık yoktu? Neden alternatif planlar yoktu? Neden kriz yönetimi diye bir şey yoktu? Çünkü liyakat yoktu. Çünkü bu görevlere getirilenler, ellerine verilen makamların hakkını verecek donanıma sahip değildi. Çünkü seçilmişler, atanmışlar, yöneticiler, hepsi, hepsi aynı cehalet ortaklığında buluşmuştu.

Sandık Yetmez, Ehliyet Şarttır
Oysa Demokrasi ve liyakat birbirinden ayrılmaz iki kavramdır. Halkın iradesiyle gelenler, eğer liyakat sahibi değilse, o irade tecelli etmiş sayılmaz. Seçilmiş olmak, ehliyetli olmak değildir. Atanmış olmak, liyakatli olmak değildir. Her makam, bir sorumluluktur. Ve bu sorumluluğu taşıyamayanlar, sadece kendilerini değil, tüm bir coğrafyayı felakete sürükler. Cehalet karar makamına oturduğunda, doğa yalnızca sığınılacak bir mazeret olur; her fırtına bir bahaneye, her kar tanesi örtbas edilen bir kusura dönüşür. Liyakatsizlik hüküm sürdükçe, kar artık takvimin masum bir mevsimi değildir; kader diye yutturulan bir tekrar, her yıl sahnelenen bir ihmal oyunudur.