Yüksekova’da düğün, eşlerin dünya evine girmek için verdiği bir çaba değil; bir sınav. Kim daha çok altın takacak? Kim daha çok xelat toplayacak? Kim daha çok konuşulacak? Çünkü bu şehirde artık sevgi ölçülmüyor. Altın gramla, gösteriş metrekareyle ölçülüyor. Boyunlar altınla eğiliyor; ama başlar gururdan değil, borçtan öne düşüyor.

Ey 50 Bin Liralık Vicdansız
Ve sen, ey kuaförünün vitrinine sonsuz sıfırlı rakamlar asan vicdansız! Bir gelinin saçına sürdüğün losyonla, yüzüne vurduğun far ile ELLİ BİN lira mı istiyorsun? Bu emek değil; bu, çaresizliğe haraç kesmektir. Ardında asgari ücretin altında, sigortasız, sessizce sömürdüğün o kızlar var ya… Onların her bir damla gözyaşı, senin o makyaj süngerinden damlıyor. Hissediyor musun? Yoksa o altın varaklı şişelerin arasında insanlığını mı kaybettin? Elinde fön makinesi, “Unutulmaz anlar” diyorsun. Unutulmaz olan, bir gencin iki yıl boyunca patates soyarak, inşaat tozu yutarak kazandığı parayı bir saatte senin kasana aktarması. Kimileri de şehir dışından ithal fırçalarıyla, şatafatlı valizleriyle geliyor. Bir makyaj için 200 bin lira alıyor. Oteli, yemeği, konaklaması da bizden.

Sömürünün Sahnesi
Işığın en parlak olduğu yerde, en derin gölgeler saklanır. Kuaförler… salonlar… çekim(production) ekipleri… Emek vermiyor artık. Fırsat kolluyor. Bir gelin başı, 50 bin lira. Bir fotoğraf çekimi, dudak uçuklatan rakamlar. Bir gece, bir ömürlük borç. Ve en acısı ne biliyor musunuz? Bu paraları alanların tamamı, yanında çalışan gençlere insanca bir maaşı bile çok görüyor. Sigorta yok. Hak yok. Adalet yok. Ama söz konusu para olunca… Herkesin eli hızlı, vicdanı yavaş.

Bir Gecelik Alkışın Bedeli
Daha düğün gecesinin sabahında, gençlerin evliliği mahvoluyor. Çünkü o bileziklerin taksidini ödeyemiyor. Bir gelin, düğün gecesi gülümsüyor ama sabah aynaya baktığında “Bu borcu ödeyebilecek miyiz?” diye titriyor. Ve sonra… Kavga, huzursuzluk, mahkeme salonları, Boşanma davaları… Neden? Çünkü aşkın önüne, “gösteriş” denen bir çöl serilmiş.

Peki ya hiç düğün hayali bile kuramayanlar… Her gün sabah altıda kalkan pırıl pırıl delikanlılar. Üniversite bitmiş. Beş yıldır iş arıyor. Annesi: ‘Oğlum, şu komşunun oğlu düğün yapıyor, sen ne zaman…?’ derken… O, donmuş çayını yudumluyor. Cevap veremiyor. Çünkü cevabı boğazında düğümlenmiş. ‘Anne, ne düğünü? Önce iş bulayım, borçsuz durayım, sonra aşkı düşünürüm. İşte bu sabahı, bu şehirde binlerce genç yaşıyor. Her gün…

Şimdi Titre
Ve ey bu düzenin görünmez tahtlarında oturanlar! Ey yıllardır işsizliği büyüten, emeği ucuzlatan, gençlerini, en ucuz düğün masraflarını bile karşılayamayacak kadar sömürüye alet edenler. Siz ki sofralarınızı bu halkın eksilen lokmalarıyla kurdunuz. Siz ki sessizliği fırsat, çaresizliği düzen sandınız… Şunu bilin: Hiçbir refah alanı sonsuza kadar duvar değildir. Bir gün gelir, o duvarlar içeridekini koruyamaz; dışarıdakinin öfkesini büyütür. Bugün yukarıdan baktığınız o kalabalıklar, yarın göz hizanıza gelecek. Ve o gün geldiğinde, ne unvanlarınız sizi saklayacak, ne de kurduğunuz düzen sizi aklayacak. Size sesleniyorum: Tarih, hep ezilenlerin en çılgın anında yazılır. Ve o an, sandığınızdan daha yakın. Sıra size gelecek. Şimdi titreyin.