Son yılların en derin vahşetine, en tenha kaderine terk edildik. Şemdinli, Derecik, Hakkari… Bu isimler artık sadece Doğu’nun taşlı yollarını değil, bir devlet aklının uçurumdaki son duraklarını hatırlatıyor.

İhmalin son perdesi
Bölgede etkili olan yağışların ardından yollar bir gecede yok oldu. Peki gerçekten yollar mı çöktü, yoksa yıllardır görmezden gelinen bir ihmalin son perdesi mi aralandı? Zira her çöken asfaltın altından; yapılmayan güçlendirmeler, alınmayan raporlar, savsaklanan zemin etütleri, kaybolan ihalelerin tutanakları, ‘bütçe yok’ denilerek geçiştirilen yalanlar, herkesin bildiği ama kimsenin ‘dur’ diyemediği bir sistem fışkırıyor.

Kepçenin ağzındaki kader!
Plansız ihaleler, denetimsiz müteahhitlik, günü kurtaran yatırımlar, kağıt üzerinde tamamlanan projeler ve “nasıl olsa kimse bir şey demez” rahatlığı… İşte o yolun altını bunlar oydu. Ve doğa, sadece son noktayı koydu. Ama asıl kırılma noktası, cenazenin kepçe ile taşındığı o görüntü geldiğinde yaşandı. Bir beden, beyaz bir bezin içinde, iş makinesinin soğuk ağzında sallanıyor. Ne bir tabutun onuru, ne omuzlara alınmanın insanlık görevi. Sadece çaresizlik. Sadece “nasılsa taşınır” edasıyla yazılmış kader.

Ayılmış Canavar.
Şimdi soruyorum: O yolların ihalesi şeffaf yapılsaydı, zemin etüdü yapılsaydı, o heyelan bölgesine tünel ya da güvenli viyadük inşa edilseydi, bir insanın naaşı kepçenin ağzında sallanır mıydı? Sanki yerin altındaki ihanet, gün yüzüne vurmak için ayılmış bir canavar gibi. Ama asıl canavar, bu tabloda “başarı öyküsü” diye sunulan aldatmacadır. Hakkari’de yaşanan son felaketler, sadece doğayı değil; yönetim anlayışını da açığa çıkardı. Bu görüntü, ihmaller zincirine vurulmuş bir mühürdür.

İdare et, geçiştir, unutulsun. Sel gelir, toprak kayar, yol yine yapılır. Ölen olursa, kaderdir. Bu anlayış, devlet aklının değil, teslimiyetçi bir zihniyetin ürünüdür. Ve bu zihniyet, en büyük yatırımı bile en yanlış yere kondurur. Çünkü orada yaşayanların canı, yapılan tesisin bütçesinden daha ucuzdur.

Karanlığın tam ortası
Tam da bu noktada düşüncenin kıyısına vuran soru şu: 30 milyon avroluk dev bir katı atık tesisi neden bir heyelan bölgesine kurulur? Planlama değil, cinayet bu. Rakamlar büyüdükçe akıl küçülür. Para çöktüğünde bir bilanço olur; ama güven çöktüğünde geriye tam bir karanlık kalır. İşte biz o karanlığın tam ortasındayız.

Öten horoz.
Peki tüm bunlar yaşanırken Bir İl Başkanının “öten horoz” diyerek tepkilerini dile getiren insanları küçümsemesi… Aslında bu söz, bir bakıma kendi siyaset tarzının özetiydi. Köy meydanında eline megafon verilmiş; ama ne söyleyeceğini bilmeyen panayır tellalı. Kalabalık toplansın diye bağırıyor, çağırıyor, abartıyor… Ama ortada ne gerçek bir ürün var ne de bir çözüm. Sesi çoktur, içeriği yok.

Kümesin tek sahibi
Bu dil, bir siyaset üslubundan çok bir tahakküm psikolojisini ele veriyor. Kendisini kümesin tek sahibi, tek sesi ve tek hakikati olarak konumlandıran bu anlayış; eleştiriyi rakiplik, farklı sesleri tehdit olarak okuyor. Sınırlarını kendisi çizen, o sınırlara başkasının yaklaşmasına dahi tahammül etmeyen bir zihniyet… Her farklı fikir bir ‘öteki horoz’, her itiraz bir ‘rahatsız edici ses’ olarak damgalanıyor. Daha vahimi… Hakkari ve ilçelerinin sorunlarını, yatırımlarını, hatta sağlık projelerini bile seçilmiş ya da atanmış resmi makamlar yerine parti il başkanlığından duyuyoruz. Bu durum, devlet ile siyasetin sınırlarının bulanıklaştığını gösteriyor.

Devlet mi parti mi?
Şimdi sormak gerekiyor: Bu il başkanı siyasetçi midir, bürokrat mı? Yoksa sadece eline megafon verilmiş bir tellal mı? Çünkü siyasetçi çözüm üretir. Bürokrat yetkisini bilir. Ama tellal… sadece bağırır. Bugün yaşanan tam olarak bu: Yetkinin yerini ses almış, Sorumluluğun yerini gösteri, Liyakatın yerini ise gürültü…

Çözüm bilgi ister, emek ister, sorumluluk ister. Gürültü ise sadece nefes. Sonuç mu? Horoz ötünce sabah olur. Ama tellal ne kadar bağırırsa bağırsın… Geceyi sabaha çeviremez. Ve Hakkari artık sabahı bekliyor.