Gençlik, insanın hayata en çok umutla baktığı, geleceğine dair hayaller kurduğu yıllardır. Kimi iyi bir meslek sahibi olmayı, kimi kendi ayakları üzerinde durmayı, kimi de sevdiği insanla bir hayat kurmayı düşler. Ne var ki bugün birçok genç için bu hayaller, ulaşılmayı bekleyen hedeflerden çok, sürekli ertelenen birer ihtimale dönüşüyor.

Türkiye’nin pek çok yerinde gençler, eğitimlerini tamamlasalar da iş bulmakta, çalışsalar da geçinmekte zorlanıyor. Ancak bazı şehirlerde hayatın yükü, coğrafyanın ve sınırlı imkânların da etkisiyle daha da ağırlaşıyor.

Yüksekova da bu şehirlerden biri.

Yüksekova’da kış uzun sürer. Kar, aylarca dağların eteklerinden, sokaklardan çekilmez. Fakat bazı gençlerin hayatında mevsimler değişse de bekleyiş değişmez. Bahar gelir, karlar erir; işsizlik, geçim derdi ve gelecek kaygısı yerinde kalır. Bu coğrafyada gençler için en ağır olan, kışın soğuğu değil, geleceğin belirsizliğidir.

Oysa Yüksekova, sınır ticareti açısından önemli imkânlar barındıran bir coğrafyada yer alıyor. İran ve Irak’a yakınlığına rağmen bölge halkı bu potansiyelden yeterince yararlanmakta zorlanıyor. Ticarette karşılaşılan kısıtlamalar, bürokratik süreçler ve kişisel ihtiyaçlar için getirilen ürünlere yönelik sınırlamalar, ekonomik hayatı da etkiliyor. Elbette sınırların kuralları olacaktır. Ancak bu kuralların bölgenin ekonomik gerçekleri gözetilerek değerlendirilmesi de önem taşıyor. Sınırın hemen yanı başında yaşayan insanların, bu coğrafi yakınlığın sunduğu imkânlardan daha fazla yararlanabilmesi mümkün değil mi?

Diğer yandan, Yüksekova’da iş bulmak kadar emeğinin karşılığını alabilmek de önemli bir mesele. Bazı gençlerin sigortasız, asgari ücretin altında ve uzun çalışma saatleriyle çalıştırıldıklarına ilişkin anlatımlar, üzerinde durulması gereken ciddi bir soruna işaret ediyor. İş imkânlarının sınırlılığı, kimi işverenler için bir avantaja dönüşürken gençler çoğu zaman önlerine konulan koşulları kabul etmek zorunda kalıyor.

Daha düşündürücü olan ise bu durumun giderek kanıksanması. Gençler yalnızca işlerini kaybetme korkusuyla değil, başka türlü bir çalışma hayatının mümkün olduğuna dair inançlarını yitirdikleri için de haklarını aramakta zorlanıyor. Sigortasız çalışmak, düşük ücret almak ve sosyal haklardan mahrum kalmak zamanla olağan karşılanabiliyor.

Oysa bir haksızlığın alışkanlığa dönüşmesi, onu haklı kılmaz.

Bu noktada çalışma hayatını denetlemekle yükümlü kurumların yürüttüğü çalışmalar da önem kazanıyor. İş yerlerine yönelik denetimlerin, sigortasız istihdamla mücadelede atılan adımların ve elde edilen sonuçların kamuoyuyla paylaşılması, hem farkındalık oluşturacak hem de çalışanların haklarını koruma çabalarını güçlendirecektir. Çünkü gençlerin emeği, yalnızca işverenlerin iyi niyetine bırakılabilecek bir mesele değildir.

Ekonomik çıkmazın bir de daha sessiz, fakat ağır sonuçlar doğurabilen yüzü var: Kolay para kazanma vaatleri, yasa dışı bahis, kumar ve son yıllarda sıkça konuşulan IBAN mağduriyetleri.

Öyle gençler tanıyorum ki banka hesaplarını başkalarının kullanımına açmanın hukuki sonuçlarını yeterince bilmediklerini söylüyorlar. Bugün haklarında açılmış onlarca davayla mücadele ediyor, başka şehirlerde asgari ücretle çalışarak avukat masraflarını karşılamaya uğraşıyorlar. Kazandıkları çoğu zaman buna bile yetmiyor. Bir evlilik, küçük bir birikim, kendilerine ait bir hayat… Hepsi başka bir zamana erteleniyor.

Sorulduğunda ise benzer bir cümle duyuluyor: “İşin bu boyutlara varacağını bilmiyordum.”

Elbette hukuku bilmemek sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Ancak gençlerin hangi koşullarda, hangi vaatlerle bu ilişkilerin içine çekildiğini de sorgulamak gerekir. Çünkü bazen bir kararın sonuçları, bir insanın yıllarına mal olabiliyor. Burada kaybedilen yalnızca para değil; zaman, güven ve geleceğe dair umutlar.

Bütün bunların görünmeyen bir başka bedeli de var: Gençlerin ruhsal dünyasında biriken yorgunluk. İşsizlik, yoksulluk ve gelecek kaygısı, bazı gençler için derin bir umutsuzluğa dönüşebiliyor. İntihar gibi trajik olayları tek bir nedene bağlamak doğru olmasa da gençlerin ekonomik sıkıntıları kadar psikolojik destek ihtiyaçlarını da ciddiye almak gerekiyor.

Üstelik mesele yalnızca geçim sıkıntısı değil. Bir şehirde yaşayabilmek için çalışmak kadar, hayatın içinde kendine bir yer bulabilmek de gerekir. Yüksekova’da sinema, tiyatro ve sanatsal etkinliklere erişimin sınırlı olması, gençlerin sosyal hayatını da daraltıyor. Öyle ki eğitimini tamamlayıp iş sahibi olarak memleketine dönen bazı gençler bile bir süre sonra sosyal imkânların yetersizliği nedeniyle başka şehirlerde yaşamayı tercih ediyor.

Çünkü insan yalnızca geçinebildiği yerde değil, yaşayabildiğini hissettiği yerde de kalmak ister.

Böylece kimileri iş bulabilmek, kimileri daha iyi koşullarda çalışmak, kimileri de kendine daha zengin bir sosyal hayat kurabilmek için Yüksekova’dan ayrılıyor. Elbette gitmek her zaman bir kayıp değildir. İnsan başka şehirlerde de büyür, öğrenir, kendini geliştirir. Ancak gitmenin bir tercihten çok zorunluluğa dönüşmesi, üzerinde düşünülmesi gereken asıl meseledir.

Bir şehrin gelişmişliği yalnızca yükselen binalarla, açılan iş yerleriyle ya da genişleyen yollarla ölçülemez. O şehirde yaşayan gençlerin hayallerine ne kadar yer açıldığıyla da ölçülür.

Yüksekova’nın ekonomik potansiyelinin değerlendirilmesi, çalışma haklarının korunması, istihdamın artırılması ve kültürel yaşamın zenginleştirilmesi ortak bir sorumluluk olarak görülmeli. Yerel yönetimlerin, ilgili kamu kurumlarının, iş dünyasının ve sivil toplum kuruluşlarının bu yöndeki çabaları, gençlerin geleceği açısından büyük önem taşıyor.

Çünkü gençlere yalnızca sabretmeyi ve memleketlerine sahip çıkmayı öğütlemek yetmez; onlara kalabilecekleri bir gelecek de sunmak gerekir.

Memleket sevgisi insanı bir yere bağlayabilir ama tek başına geçindiremez.

Yüksekova, gençlerinin yalnızca doğup büyüdüğü, sonra da özlemle hatırladığı bir şehir olmamalı. Onların hayallerini de büyütebildiği bir yer olmalı.

Çünkü bir şehrin en büyük kaybı, gençlerinin başka yerlere gitmesi değil; kendi topraklarında bir gelecek hayal etmekten vazgeçmesidir.

Belki de artık sormamız gereken soru, gençlerin neden gittiği değil; onlara kalmaları için ne sunduğumuzdur.