Kürt'ün atası olan Medlerden gösteriş toplumuna doğru hızlıca devşirilen bizlere…
Şatafatlı, gereksiz davetiye kartları, son model arabalar, seyyar kuyumcu reyonlarına dönüşen çoğu kiralık takılar… Kilise çanına dönen görgüsüzler, savaşa gider gibi altından zırh kuşanmışlar ve içi boş konvoylar… Sanırsınız Nobel Ödül Gecesi'ne gider gibi kuşanmışlar. Bunlara birkaç lafımız, sözümüz var…
Bir tespitte şöyle denir: Bir toplumu anlamak ve yorumlamak için tribünlere bakmanız yeterlidir. Yani taraftarların davranış biçimlerine bakarsak fotoğrafın tamamını görebilirmişiz. Bu söylemi biz Kürtlere uyarladığımızda tribünlerin hâli ortada. Onu geçtim, esas bunun yanına düğün ve derneklerimize baktığımızda nerede olduğumuzu daha net görebiliriz.

Öyle ki Kürdi coğrafyanın geleneğinde halayın, etno-endemik motiflerin renkliliği, oyun tarzı ve kalabalıkların bir zincirin halkaları şeklinde kenetlenerek günümüze taşıdığı meydan okuma biçimiyle devam eden bu mistik durumu, tıpkı bir ayinin, bir ritüelin tarihsel geçişi içinde her şey gibi yavaş yavaş değişerek ve dönüşerek günümüze aktarılması üzerinden, adeta bir kültürün geleneksel gövde gösterisine benzetmek fena olmaz sanırım. Bu faaliyetlerin temelinde topluluk ya da kabile için kenetlenme, birliktelik, gücü kutsama ve yaşatma dürtülerinin sürekli harlanması olarak da yorumlayabiliriz.
Ama bu gösteri dünyasındaki değişim zamanla özünden koptuğu için biz ve bizim gibi düşünce ortakları açısından, taklit ve özentiyle vücut bulmuş bir biçimiyle yozlaşma olarak karşımıza çıkıyor. Ne yazık ki…

Bu temelde sorunlar kartopu gibi büyüyerek günümüze taşınırken, günümüz ve sonrası için bize pek de iç açıcı olmayan bir manzara sunuyor.
Nasıl ki dünyayı dizayn eden zihniyet, siyahi kökenlilere “Siz kimsiniz ki dünya düzeninde söz sahibi olacaksınız? Sizdeki gırtlak ve caz müziği kimsede, hatta dünyada yok.” diyerek onları ikna etti ve buradan birer ilah gibi yürümeye zorladı; sonunda da sustular.

Bu yaklaşım üzerinden Kürtler açısından duruma bakalım. Hiç mi hiç farklı olmadığı görülüyor. “Sizden ulus bilinci çıkacak gibi değil ama halay ve dengbêj ilahları çıkar.” diyerek geldiğimiz noktada, siyahilerin kaderine razı edilmiş durumdayız. Bizim de canımıza minnet: “Ya, verin bir mendil, bakın işinize.” O mendil her ne kadar halay başı için olsa da düğün sonrasında kan ve gözyaşını silen bir metafora dönüşüyor. Ve şu cümlenin içselleştirilmesindeki paradoks ne trajik: “Allah Kürt'e dert vermiş, söylemesi için de ona ses vermiş.” Tam bir tez konusu, yeminle!
İster teslimiyet deyin ister Pavlov'un paradoksuna benzetin.

SANDIK VE ZARFLA ORTAYA ÇIKAN DİLENCİLİK

Konu mendile geldi; o hâlde yazının başlığına dönelim. Düğünlerimiz, taziyelerimiz, geleneklerimiz adeta bir gösteri sahnesine ve meydan okuma alanına dönüştü.
Kişi ya da topluluk, kendinde neyi eksik görürse onunla ön plana çıkmak isterken onun kölesi olurmuş.
Düğün mü dersiniz, yoksa seçim mi? Yani bir tarafta zarf, diğer tarafta sandık. Gelin hanım en kuğu hâliyle dururken damat bey, çoktan takılan para şeritleriyle adeta bir dilek ağacı gibi kutsanmaya başlanmış. Ama aradaki bariz fark şu: Seçimde mühür basarken düğünde hem para basıyorsun hem de yetmiyor, zarfın üzerine ismini de damgalıyorsun.

Evet, çünkü günün sonunda isim ifşası yüzünden çoğu davetli, ekonomik limitlerini katbekat zorlayarak dayatılan mahcubiyet sarmalında eksik kalmama duvarını aşmaya gayret ediyor. Yetmiyor; zarfın içindeki miktara, yediği kavurmanın ederine göre damgayı da üstüne, tatlı niyetine yemiş oluyor…
Nerede o mağrur, mütevazı ve kadim Kürt kavmi? Nerede o ananeleriyle tarihe renk vermiş, asaletli duruşlarının iz düşümü? Diye sormadan geçemiyor insan.
(Aklıma gelmişken tam buraya iliştireyim: Evin sahibinin tuz ihtiyacı olmamasına rağmen yeni kiracıdan ödünç tuz istemesi, eksikliğin ve yokluğun herkeste olabileceğini hatırlatmak içindir. Böylece yeni gelenler kendilerini rahat hissetsinler, eksik olan, zayi kalan duygu ortaklığımız ve hissiyatımız olmasın. Ne incelik ama! Öyle ki bu tür naif davranışların duygu tomurcukları kaldıysa bir yerlerde, onları acilen koruma altına almalıyız.)

İZAHI OLMAYAN NÖROLOJİK VAKALAR…
Özellikle Irak ve Türkiye Kürtlerinde, zenginler ve aşiretler açısından gövde gösterisi, şatafat ve ego tatmini üzerinden saçılan paraların, yapılan şevbaşların, günün sonunda saatlerce sayılan paraların, tartılan altınların, cam fanuslar içinde taşınan takı setlerinin, para ve altın takma kuyruklarının haddi hesabı yok.
Batıda insanlar kır düğünlerine, yani köy ve kırsal ortamlarda yapılan etkinliklere hasretken bizde ise tam tersi yaşanıyor. Çuvalla düğün salonlarına boca edilen israf dolu, şatafatlı, bol kepçeli, egolu eğlenceler… Maalesef!

Kadın tarafı…
Bu riyakâr ortamda kadın bedeninin adeta bereket tanrısına sunak yapılır gibi nesneleşmesi üzerinden, “Ne kadar takı ve altın takarsam o kadar düşman çatlatırım.” edasıyla cakarlı yürüyen bir kuyumcu reyonu misali, halayda ve alanda hunharca onun bunun gözüne sokma arayışı… Erk zihniyetinin de bu durum karşısında keyifle göğüs kabartması cabası.

Daha ötesi, kendini bu duruma fazla kaptıran kızlar için (cinsiyetçilik değil) meme sallamanın ötesine gitmeyen anlamsız figürlere mi yanayım, yoksa binlerce lira verilmiş ama asla başka bir düğünde giyilmeyecek o kıras-fistanların çöpe dönüşmesine mi yanayım? Çoğunu tenzih çemberine alsam da gerçek bu, maalesef.
Kıyafet deyince şuraya da bir dipnot iliştireyim: Ulus ve kimlik bilincinden yoksun, hatta inkârcı bazı kitleler, gruplar ya da bireyler ne hikmetse özel günlerde ulusal kıyafetleri olmadan sahaya, alana hiç inmezken asıl bu kıyafetleri anlamlı kılan ve buna bağlı kültürel değerler uğruna cansiperane bedel ödeyenleri yadırgamaktan ve hedef tahtasına koymaktan imtina etmezler.

Kısacası, fikir ve zikir çakışması diyelim. Bu da oldukça hastalıklı bir tercih.

Erkek tarafı…
Erkekler için durum daha korkunç. Sanırsın ki dişisini etkilemeye çalışan bir Uganda kertenkelesinin çiftleşme dansına benzer tuhaf hareketler sergileniyor. Öyle ki bu durum, beyin ile gövde arasında sağlam bir ilişkinin olmadığına delalet ediyor.

Hacılar, bacılar tarafı…
Bir diğer tarafta yaşlı hacılar ve bacılar için daha kötüsü olamaz diyebileceğimiz dramatik sahneler var. Yahu, en azından haremlik selamlık olduğu için bu durumun daha mahrem kalacağını düşünürken arka planda kamera çekimleriyle dünya âleme en çıplak hâliyle servis edildiğinden öylece bihaber garibanlar topluluğu… Maalesef!
Normalde bu ritüelin aile için çok özel bir gün olarak kalması gerekirken, olmadık bir reklam ve duyuruyla adeta bir acil kamulaştırma operasyonu gibi sıradanlaştırılıyor.

GELENEKSEL MELODİLERE RAHMET OKUYORUZ

Çalınan müziklerin içeriği ise tam bir yoksunluk ve yozlaşmışlık abidesi. Elektro dans, Cendere, Kurtlar Vadisi, Yesmar Yesmar Arap müziği gibi içerikler, kültür istismarını andıran örneklerle genç kuşağı hiç olmadığı kadar aidiyet yoksunluğuna zorluyor.
Bu kültür biçiminin özünde kendine has oyun tarzları ve geleneğin aktarımıyla devam eden, ritüelleşen tekrarların derin sıcaklığını yaşadığımız aşikârdır. Ama bu kadarına da pes doğrusu!

Zor zamanlardan günümüze aktarımı devam eden halay ve benzeri raks ve dans faaliyetlerinin geçmişi, ilkel ve Neolitik dönemlere kadar uzanıyor. Kabile yaşamında derin izler bırakmış, bazen eğlence bazen de ayin niteliği taşıyan tekrarlı faaliyetleri hafızasında barındırarak günümüze değin aktarımını zor bela sürdürebilmişken bir de içine düştüğümüz duruma bakar mısınız?

Belki de vakti zamanında bir kabile davranışıyla başlayan ve büyüyerek bir toplumun aynasına, onun bileşeni olan milletle özdeş bir duruma gelen halay, raks ve ayin gibi tekrarlar, ait oldukları toplumun değer taşlarına dönüşmüştür. Bu dönüşüm sürecinin günümüzde geldiği nokta ise ciddi bir dezenformasyon ve yozlaşmaya uğrayarak günden güne silikleşiyor.

Bunu neye göre söylediğimize dönüp baktığımızda, belki de savunduğumuz şeyin bir önceki dönemin yozlaşmış versiyonu olabileceğini de hesaba katmalıyız. Bilemedim…

TAZİYELER VE MEVLİTLER…
(Buradan elbette âlim kesilecek kadar zır cahil değilim, lakin cahil olabilirim. Günümüzde inancımızı sorgulatan ve birçoğu Arap kültüründen, Emevi devşirmesi olarak hayatımıza dayatmalarla sokulan, aynı şekilde tartışmaya da kapatılmış konular sarmalında habire takla atıyoruz ama neyse…)
Şöyle ki taziye kültüründe var olan sadakat, hassasiyet ve incelik konusunda Kürtlerdeki anlayışın dünyada eşi benzeri yoktur sanırım. Ama bazı durumlar hariç; onların da altını çizmeye çalışacağım.

Acıyı paylaşmak, omuz vermek, yanında olmayı hissettirmek gerçekten muazzam bir hafifleme hissi veriyor.
Eski taziye geleneklerimize göre, bir köyde, mahallede ya da şehirde olsun, taziye herkesindi. Eşit hassasiyetle yaklaşılır, usulüne göre sahiplenilirdi. Televizyonlar açılmaz, eğlenceler ertelenirdi. Mistik bir ortaklaşma ve dayanışma hâli vardı.

Diğer taraftan elbette insanların dünyası değişti, koşullar evrildi, yaşamlar şekillendi. Ama bunlar çok ama çok hızlı gelişti sanki. Ya da ben olaya çok tutucu ve gelenekçi bir duygusallıkla yaklaşıyorum.

Öyle ki şimdilerde bir mahallede taziye olurken yan mahalledeki düğün salonunun sesi, merhuma okunan Fatiha'nın ve vaizin sesini bastırır hâle gelmişse buna da duygusallık denmez herhâlde.

Mezarlıktaki kalabalık ve taziye yerlerinde ortaya çıkan yoğunluk, bir yönüyle ölen kişinin gücüne ya da erdemli olma kimliğine (genelde fakir olur) göre değişiyor. İlgi ve alakanın oranı da buna göre şekilleniyor. Aynı tespiti düğünler için de ifade edebiliriz.

Bir başka açıdan baktığımızda, bu denli özel ve mistik hassasiyetlerimiz dururken taziye yemeği için verilen yemekler ve kesilen hayvanların manzarası, tıpkı düğünlerden edindiğimiz gösteriş ve şatafat alışkanlığının kes-kopyala-yapıştır yöntemiyle aktarılmasını anımsatıyor adeta.
İnanç boyutuyla baktığımızda, dinimize göre acısı olan, taziyesi olan evin ocağı yanmaz, aşı pişmez derler. Maalesef geldiğimiz son noktada taziye sahibi, ölüsünün acısına mı yansın, yoksa yemekteki kavurma servisinin nasıl kusursuz olacağı telaşına mı kapılsın?

Bir başka utanç noktamıza bakın: Kepazelik, görgüsüzlük manzarası… Kavurma yoksa taziye sahibi ayıplanır, tuhaf karşılanır. Bunun yanında kavurma bol değilse ya da tadı tuzu eksikse vay onun hâline! Gün boyu konuşulduğu gibi başka meclislerde de muhabbet konusu yapılır. Bunu yapanların bir kısmı da ezan okunur okunmaz ön safları kimseye kaptırmayanlar olur, her ne hikmetse.

Hâlbuki sadece uzaktan gelen misafirler için bir tas çorba yahut hafif bir yemek en makul olanıdır.

GÜÇ MÜ, ERDEM Mİ?
Acıyı paylaşmaya gelende bile çifte standart uygularız. Kişiyi ya da grubu erdemine göre değil, sahip olduğu güce göre ağırlar; aynı şekilde, arabasının kapısını açmaya kadar uğurlarız.

Yemek için sofranın baş köşesi, gücü ve parası olanlar için parsellenirken kapı eşiğinde erdemli olan kişi zor bela kendine yer bulursa ne âlâ!
Diğer taraftan merhum adına verilen yemekli mevlit meselesi var. Her ne kadar dinimizde farz olmasa da ya da yalnızca garip gureba için yapılması gerekirken ne hikmetse taziyedeki bol kepçeli kavurma servisinin baş köşesinde oturan güç sahibi muktedirler, davet edilecekler listesinde ilk arananlar olur. Usul yerini bulsun diye de araya birkaç gariban serpiştirilmesi ihmal edilmez.

Ne yana dönsen riyadan ve aymazlıktan geçilmiyor. Buna da inancın menfaat dünyasındaki istismar gerçeği denir; başka ne denir ki?
Erdemli yaşamı ne inancımıza ne de normal hayatımıza bir türlü sokamadık.

YOZLAŞMADAN DEĞİŞİME AYAK UYDURMAK

Hiçbir değer yahut anane, zaman karşısında özünü tam olarak koruyamayabilir. Elbette değişime ve dönüşüme karşıtlığımız yok. Ama bu denli hızlı bir güncelleme ancak yozlaşmayla açıklanabilir.

Toplum olarak, millet olarak bu denli yokluğun ve tutarsızlığın merkezinde tükenirken hiçbir şey olmamış, her şey güllük gülistanlıkmış gibi anın tadını çıkarmaya devam etmek çok tuhaf.

Elbette kültürel geleneklerin değişim ve dönüşüm hızları, yaşadıkları coğrafyaya ve yaşam koşullarına göre şekil alır. Değişimin karşısında durulmaz. Lakin tekrarlar gelenekleşerek ait oldukları toplumun değer taşlarına dönüştüğü için bize düşen, özünden kopmadan ama geriye de saplanmadan, yani ölçüsünde ve mahiyetinde özgünlüğünü ve tutarlılığını koruyacak bir gerçeklikte, erdemli bir yaşamda sevgiyle buluşmak ve hep beraber zincirin halkası olmak…
Kaçınılmaz olsun diyelim…