Toplumda bir kısım insanlar, yaşarken ihtiras, hedef ve tutkularını kanıtlamak ve yaşatmak için sahte cennetlerine o kadar inanmışlar ki o sahte cennetin nimetlerine ve hurilerine ulaşmak için her türlü yolu ve yöntemi mübah görüyorlar.
Alamut Kalesi’nin hikâyesini anlatan bir roman var. Çok kişinin okuduğunu tahmin ediyorum. Bu hikâyede Hasan Sabbah, hikâyenin kahramanı ve sahte cennetler kuran kişi, insanları kendine inandırıyor; onlara cennetin anahtarlarını verme vaadiyle kandırıyor. Yetiştirdiği bitkilerin, cennetin zevklerine açılan kapının anahtarı olduğunu söylüyor. “Bu bitkiler sayesinde şimdiye kadar hiç görmediğiniz ve gitmediğiniz bölgeleri ve yerleri ziyaret etmek ister misiniz? Sizi istediğiniz anda, istediğiniz yere götürebilirim.” diyor.
Kendisine köle olarak kullandığı insanları sahte cennetlerle mükâfatlandırıyor ve kendine inanan bu insanları kendi hazırladığı cennetlere gönderirken cennetin yolunun uzak ve zorlu olduğunu söylüyor. İşte size güç kazandırmak için yiyecek ve içecek diye her birinin dudaklarının arasına birer hap sıkıştırarak bir süre sonra bilinçlerini yitirmeye başlayan köleler, başka bir dünyada gözlerini açıyorlar. Sahte cennetin içinde, etraflarında huriler ve türlü türlü yiyeceklerle bir müddet bu hayatı gören köleler tekrardan bayıltılıyorlar ve ilk yattıkları yerde uyandırılıyorlar. Sahte cennet sahipleri, işi bilen kurnaz kişilerdir. Kölelerine, “Haydi, kalkın! Çok uyudunuz. Rüya mı görüyordunuz?” diyorlar. Saf ve kötülükten bihaber bu insanlar, olan biten kötülükten habersiz, öyle inanmışlar ki “Biz rüya görmüyorduk, gerçekten cennetteydik.” diyorlar.
Bu hikâye bize bugünkü hayatı anlatıyor.
İşte saf ve temiz duygulu insanlar hep bu sahte cennet sahiplerine kanıyorlar. Günümüzde de gençler, hep sahte cennet sahiplerinin kurdukları yoz hayata özenerek, bilerek ya da bilmeyerek sahte cennetin nimetlerine ulaşmak için bir anda romandaki fedailerin gittiği yoldan giderek ya canlarına kıyıyorlar ya da bir başkasının canına kıyıyorlar. Bugün etrafta kendilerine sahte cennetler kuran birçok Hasan Sabbah karakteri var. Kurdukları bu sahte cennet bahçelerinde boyunlarında kilolarca mücevherat ve takılar taşıyan huriler, türlü türlü lüks araçlar, arabalar, şatafatlı şatolar ve evler kurmuşlar. Sahte cennetlerinde ihtiraslarını, tutkularını ve hedeflerini yaşatmak adına her yolu mübah ve hak görüyorlar. Ve ne yazık ki bu sahte cennet sahipleri toplumda itibar gören ve toplumda örnek insanlar olarak görüldüğü müddetçe hiçbir şey olması gerektiği gibi olmayacak. Sahte cennetin nimetlerine ulaşmaya çalışacak insanlar hep olacak. Bu yolda giden insanlar hem kendilerine hem de çevrelerine zarar vermekten başka bir yere varamayacaklar.
Bu insanların hayatlarına özenen gençler, bir müddet sahte cennetin hurilerine ulaşmak için yol alırlar. Sonra uyanıp geri dönmek isterler. İşin kötü tarafı, her şey bittikten sonra tekrar sıradan insanlar olmaya alışmaları çok zor oluyor.
Öyle insanlar vardır ki koskoca dünyamız bile onlar için bir hapishaneden başka bir şey değildir. Dünya renklerden, ısı ve ışıktan oluşuyor. Bunlar bizim algılarımızın, duygularımızın besinleridir. Tabiatın üzerine bir güneş ışığı düşmeye görsün, gözlerimiz her şeyi bambaşka görmeye başlar ve bu değişiklik duygularımızda, düşüncelerimizde, ruh hâlimizde birtakım değişiklikler meydana getirir. Hayatın ebedî mucizesi işte burada yatmaktadır.
Nerede olduğumuzu, ne yaptığımızı, nereye varmak istediğimizi durup biraz düşünelim. Ne hayatımızı ne de başkasının hayatını karartmadan yaşamanın yollarını arayalım.