Ekim geldiğinde şehir önce rengini, sonra da sesini değiştiriyor. Yazın telaşı geri çekiliyor, akşamlar daha erken kararıyor, kaldırımların üzerinde uzun gölgeler beliriyor, ağaçlar aylarca tuttukları yeşili ağır ağır bırakıyor. İnsan da farkında olmadan yavaşlıyor. Belki mevsim değiştiği için, belki de bir şeylerin artık eskisi gibi kalmayacağını hissettiği için.
Sonbaharın sarısı bana hep hafızayı düşündürür. Bir şeylerin eksildiği ama eksilen her şeyin yok olmadığı o tuhaf aralık… Ağaç yaprağını bırakırken kökleri yerinde kalır. İnsan da hayat boyunca buna benzer bir şey öğreniyor: Her şeyi yanında taşıyamayacağını, kimi insanları, kimi günleri, kimi yaraları geride bırakmak zorunda olduğunu. Fakat bırakmanın unutmak olmadığını.
Belki de bu yüzden sonbahara baktığımda sadece mevsimsel bir değişimi değil de insanın taşıdığı eski hikâyeleri de görüyorum. Ve o hikâyeler bugün de ekranlardan akıyor. Günlerdir bize ulaşan yüzlere, evlere, sokaklara, suskun çocuklara, bir annenin bakışında donup kalan acıya bakarken başka bir anlam belirir önümde. Hayatın üzerinden geçen her mevsim, acıları geride bıraksa bile o acıların insanın içinde yaşamaya devam ettiğini.
Çünkü biz acının kendisinden çok onun görüntüsüne tanık oluyoruz. Haber ekrana geliyor, birkaç dakika sonra başka bir haber onu örtüyor. Başlık değişir, görüntü kaybolur, gündem ilerler oysa ekrandan çekilen her yüzün ardında bizim görmediğimiz uzun bir hayat devam ediyor. İşte insanın asıl yabancılaşması burada başlıyor: “Acının görüntüsüne yakınız, kendisine uzağız.”
Her gün yüzlerce hikâyeye tanık oluyoruz. Fakat tanıklık ile görmek arasında büyük bir uçurum var. Habere giren insanı görüyoruz, haberin ardından başlayan hayatı bilmiyoruz. Kapı kapandığında ne olduğunu, gece herkes uyurken neler yaşandığını, kadrajın dışına çıktıktan sonra o insanın nereye gittiğini bilmiyoruz. Haber, olayın başladığı yeri anlatır, bittiği yerde insanı bırakır oysa acının bitiş tarihi yok.
Bir tarih düşülüyor, haber arşive kaldırılıyor, dosya kapanıyor. Ertesi günün gündemi başlıyor. İnsan hayatı gazete sayfası gibi çevrilmiyor. Gazetede kapanan sayfa geçmişi taşımaz ama insan hayatında acı bir sonraki güne devreder. Geceler aynı yerde kalır. İsimler yıllar sonra bile aynı cümlenin içinde takılıp kalıyor. Evlerde bir pencere yıllarca aynı boş sokağa bakıyor.
İnsan olmanın ölçüsü belki de burada başlıyordur. Bilmediğimiz acıların varlığını kabul etmekte. Dünyada bizim haberimiz olmadan da hayat akıyor. Hayat, manşetlere sığmayan küçük hareketlerle kendini yeniden kurar. Bir kapı açılır, bir tencere ocağa konuluyor, bir çocuk okul çantasını sırtına geçiriyor, bir insan bütün kırgınlığına rağmen başka bir insanın yanında oturuyor.
Sararmak, ilk bakışta eksilmek gibi görünse de ağacın yaprağını bırakması bir vazgeçiş değildir; kendini koruma biçimidir. Ağaç yaprağını bırakırken köklerinden vazgeçmiyor. İnsan da bırakmayı öğrenirken kendinden vazgeçmemeyi öğreniyor.
Her şeyi yanında taşıyamıyor, kayıpları kabulleniyor, cevapsız soruların varlığını. Dönmeyecek insanların, tamamen kapanmayacak yaraların olduğunu biliyor. Yine de sabah olur, perdeler açılır, su kaynar, çocuk okula gider, kadın yemeğin buharında evine tutunuyor. Adam ise cebindeki son parayı hesaplıyordur.
Hayat, bütün kırılmışlığıyla yeniden kuruluyor. Direnmek tam da burada başlar. Hiçbir şey düzelmemişken birine çay koyabilmekte. Kaybettiklerinin ardından hayatın hâlâ küçük bir iyilik beklediğini fark edebilmekte.
Ekim’e baktığımda dökülenleri ve eksileni görüyorum. Ama o eksilmenin içinde kalanı da görüyorum. Hafızayı, insanı, sessizce sürdürülen hayatları ve bütün olup bitenlerin arasında birbirine yer açabilenleri. Haberler bitecek. Başlıklar değişecek. Bugünün acısı, yarının gündeminde başka bir haberin altında kalacak. Bir insanın hayatında açılan boşluk ise hiçbir gazetenin ertesi günkü sayfasıyla kapanmayacak.
Ekim tam orada duruyor işte hafızanın ağır sessizliğinde, kaybettiklerimizin ardından hâlâ sürdürülen hayatın içinde… Bir hatıra gibi hüzünlü, kökleri hâlâ toprağın altında.
Biraz sarı, biraz hüzün, biraz da insanın kendisinden bile gizlediği o sessiz, dik ve vazgeçmeyen direnme hâli…