Avrupa’nın gri kasalarından çıkan kara para, Yüksekova’da gençlerin damarlarına zerk edilen görünmez bir zehre dönüşüyor. Şöyle bir mekanizma işliyor bu topraklarda… Hollanda’nın, Almanya’nın, Avrupa’nın gri fonlarından süzülen kara para, uyuşturucu ve kaçakçılık yollarının ejderha damarlarında dolaşarak Yüksekova’ya ulaşıyor.
Para için bir yüz gerekir…
Ancak bu paranın yere basacak bir ayağa, banka sistemine temas edecek temiz bir yüze ihtiyacı var. İşte o yüz, 17'sinde, 18'inde, 20'sindeki bu çocuklar oluyor. Yoksulluğun, işsizliğin ve kimsesizliğin kıskacında çırpınan bu gençlere bir kurtuluş reçetesi gibi sunulan; ama aslında birer ölüm fermanı olan banka hesapları.
Onlara bir umut ışığı, bir kurtuluş anahtarı gibi gösterilen komisyonlar karşılığında hesaplar açılıyor. Gençler, tıpkı bir seraba yürür gibi, sadece birkaç kuruş vaadiyle bu kirli suya dalıyorlar. Ama bu serap, onları bir bataklığın tam ortasına bırakıveriyor.
İki TEHDİT vardır: Yargı ve Şebeke.…
Ya YARGI onları "kara para aklama" suçlamasıyla kıskıvrak yakalıyor ya da daha beteri, o kirli paranın asıl sahipleri, kayıp komisyonlarının peşine düşüp gençlerin hayatını bir alacak-verecek defterine yazıyor.
Ve işte o an, Yüksekova'nın sokak aralarında, evlerin dört duvarı arasında, bir genç ya kurşunla ya da kendi elleriyle ördüğü bir ilmek ile hayata veda ediyor. Çünkü uyuşturucu ve kara para trafiğinin Yüksekova’daki ayağını bizzat yürüten bazı Yüksekovalı isimler, kayıp paralarının peşine düşüyor.
Bu tehditler, öyle sıradan bir korku değil. Bu, gecenin bir yarısı kapıya dayanan bir gölge, sokakta ansızın karşınıza çıkan bir silüet. Ensesinde soğuk nefesini hissettiğin bir cellat. Bu baskı, bu kıskaç, birçok gencin canına kıymasına, kendi elleriyle kendi kaderini mühürlemesine neden oluyor.
Sloganlar yükselir, gençler düşer…
Her ölüm haberinde bir soruşturma başlıyor, her cenazede yetkililer taziye diliyor, her meydanda sloganlar yükseliyor. Ama ertesi gün aynı tezgah dönmeye, aynı gençler aynı karanlıkta kaybolmaya devam ediyor.
Çünkü bu topraklarda ölümler değil, yalnızca sloganlar yankılanıyor. Devlet, bazen kırsalda 860 kilogram uyuşturucu yakalayıp "küresel güvenlik" nutukları atarken , şehir merkezinde gençlerin banka hesapları üzerinden dönen bu kara para trafiğini, bu insan avını neden görmüyor? Neden bu gençler, bir kurtarıcı değil de birer maden gibi tüketiliyor?
Sesler meydanda kalır…
Caddelerde, meydanlarda, miting alanlarında gök gürültüsü gibi yükselen o slogan, güya bir özgürlük manifestosu; kadını yaşamın öznesi, direnişin yılmaz neferi kılan bir ant içme biçimi.
Peki ama o meydanlarda haykıranların toprağında, 19 yaşında bir kadın, yakın akrabasının ihanetiyle açtığı banka hesabının kara girdabında canı ile boğuşurken, bu sloganın sahipleri nerede? O güçlü, o coşkulu, o meydan okuyan sesler, Esentepe Mahallesinin arka sokaklarında, bir genç kızın sessiz çığlığını duyabiliyor mu? Yoksa o sesler, sadece kameraların önünde mi yankılanıyor? Ne acıdır ki, slogan atmaktan geri durmayanların, aynı kadını işsizlik ve yoksulluk bataklığında yapayalnız, çaresiz ve güvencesiz bırakması, üstelik bu tezgâhın tam da kendi tabanında, kendi yakın çevresinde dönmesi, en büyük çelişkidir.