Bir coğrafya düşünün ki, baharı yalnızca takvimlerden tanısın. Dağlarının eteklerine umut inmemiş. Vadilerinde ekmek kadar kıymetli bir şey varsa o da dayanışma değil, dayatma olmuş.

Sanki görünmeyen bir el, devletin imkanlarını eşit dağıtmak yerine belirli hanelerin etrafında bir çember çizmiş ve o çemberin dışında kalan herkesi yavaşça silmiş. İnsanların ekmeğe ulaşma hakkı, ihtiyaç değil, yakınlığın belirlediği bir düzene dönüşmüş…

İstihdamın Maskesi…
Yüksekova’da bahar, bu yıl da yüzünü göstermedi. Dağların zirvelerini saran bulutlar gibi, ilçenin üzerine çöken bir umutsuzluk var. Ama bu kez bulutların arasından su damlacıkları değil, İŞKUR adı altında bir avuç seçilmişin yağmuru düşüyor toprağa. Resmî söylemde adı “istihdam seferberliği” olan bu süreç, aslında bir avuç ailenin hanesine kurulan devlet sofrasından başka bir şey değil. Gerçek ihtiyaç sahipleri ise bu sofranın uzağında, açlığın ve çaresizliğin kuyusunda diz çökmüş vaziyette.

18 Kişilik Soy Haritası
İki aileden tam 18 kişi… Rakamlar bile utançtan kızarıyor. Sanki bir soy ağacı değil de, bir kadastro memurunun kalemiyle çizilmiş imar haritası bu. Nereye dokunsan aynı hanenin mührü, nereye baksan aynı boydan gölgeler. Peki ya gerisi? O işsizlikten kavrulan, nefes alamayan binlerce genç? Onlar, bu tablonun dışında bırakılmış, adeta “siz bu haritada yoksunuz” denmişçesine görünmez kılınmış. Bu bir istihdam hareketi değil, hak edenin yerine tanıdık olanın kazandığı bir piyango. Yüksekova’nın sokakları, geçim sıkıntısıyla yoğrulmuş vicdanların sesiyle yankılanıyor. Torpil, bu coğrafyada artık sistemin kendisi haline gelmiş.

Hayaller hangi cehennemde yanıyor…
Ve bu masalın en karanlık sayfası… 80 yaşında bir anne, okul müdürü olan evladının okulunda işe alınıyor. Koca bir ömrü devirmiş, belki torunlarını büyütmüş, artık yorgun düşmüş bir kadın… Kamu vicdanını zedelemek tabirini bir kenara bırakalım; bu, adaletin cesedine işlenen bir cinayettir.

Burada bir müdürün annesi işe alınırken, o okulun kapısında iş umuduyla bekleyen, belki de evinde taştan başka yiyecek bir lokma ekmeği olmayan gençlerin hayalleri nasıl bir cehennemde yanıyor?

Birileri için kadrolar birileri için kader…
Bir tarafta, işsizliğin tarihin en dip noktalarında gezindiği, gençlerin hayata tutunmak için nereye yaslanacağını şaşırdığı bir Yüksekova var. Diğer tarafta ise torpil ağlarıyla örülmüş, “bizim çocuklar” zihniyetiyle yönetilen bir alım süreci. Bu coğrafya, ne yazık ki uzun yıllardır iki ayrı dünyanın hikayesini yazıyor: Birileri için kadrolar ve koltuklar, diğerleri için kuru ekmek ve kader.

Bu süreç, tıpkı bir kuraklıkta su satan simsar misali, ihtiyacı ranta çeviriyor. Aç olanın ekmeği, işsiz olanın umudu, belirli ocakların tandırında pişirilip, sadece onların sofrasına konuyor. Geriye kalanlar ise bu kışın ortasında, devletin cömertliği sanılan bu elim hareketin dışında, üşüyen birer gölgeye dönüşüyor.

Ama bir gün bu dağlardan kopacak bir çığ, bu imar haritası gibi çizilmiş, bir avuç hanenin hesabına tahsis edilmiş bu düzeni yerle bir edecektir.