Bir fincan kahveyle ölüme yürüyen Dewrêşê Evdî’nin hikâyesini taşıyan bir coğrafyada, bugün tek bir sahne ışığı yanmıyor. Ölürken bile yüzünü güneşe çevirtmek isteyen o onurun, o estetik direnişin mirasçıları sayılan bir kentte, perdeler açılmıyor. Bir zamanlar son nefesine kadar direnenlerin destanı olan Dimdim Kalesi (Beytê Dimdimê) kuşatılırken bile susmamış bir halkın torunları, bugün kendi kültürel kuşatması karşısında sessiz. Ne bir tiyatro sahnesinde Dewrêş’in son sözü yankılanıyor, ne bir salonda Dimdim’in direnişi hayat buluyor.
Bir zamanlar alkışlarla titreyen sahne, şimdi ise enkaza dönüştü
Şubat 2026. Hava,insanın içine işleyen o Yüksekova soğuğuyla ağır. İş makineleri, koca bir binanın karşısında sabırsız bekleyen demir yaratıklar gibi homurdanıyor. Depreme dayanıksız olduğu için bu şehrin KÜLTÜR SANAT MERKEZİ yıkılıyor. Bir zamanlar alkışlarla titreyen sahne, şimdi titreyişini enkazın gürültüsüne bırakıyor. Her düşen duvar, bir alkışın yankısını susturuyor sanki. Her kopan kolon, bir gencin ilk kez sahneye çıkarken hissettiği o titrek heyecanı toprağa gömüyor. Her savrulan toz bulutu, bir çocuğun gözlerinde büyüttüğü sanat hayalini griye boyuyor.
Bir ilçe düşünün kültürün K'si yok
Bir ilçe düşünün. Profesyonel tiyatro sahnesi yok. Sanat galerisi yok. Sergi salonu yok. Konservatuvar yok. Ciddi müzik eğitimi veren bir kurum yok. Kütüphaneler yetersiz. Çok amaçlı bir kültür merkezi yok. Yılda bir kere konserler oluyor tabi. Kalabalık toplanıyor. Işıklar yanıyor. Sahne kuruluyor. Bir akşamlık bir heyecan… Sonra yine karanlık. Halk Eğitim Merkezleri… Bir umut ışığı gibi görünürler uzaktan. Fakat o ışık, çoğu zaman formalitenin gölgesinde soluyor. Folklor kurslarında hareket var; ama ruh eksik. Kostümler dönüyor, ama kumaşın hafızası yok. Renkler seçiliyor, ama anlamları bilinmiyor. Arşivler tozlu raflarda beklerken, sahnede kimlik taklit ediliyor. Kültürel aktarım diye sunulan şey, kimi zaman kültürel aşınmanın kendisine dönüşüyor.
Peki kültür nerede?
Ve bir sokak… Adı: Kültür Sanat Sokağı. Trafiğe kapalı. Düzenli. Güya Güvenli. Ama vitrinden ibaret. Bayram alışverişi var. İndirim tabelaları var. Müşteri var. Poşetler var. Peki kültür nerede? Sokak müzisyenleri nerede? Açık hava sergileri, kitap stantları nerede? Gençlerin atölyeleri, ressamların tuvalleri, heykeltıraşların taşları nerede? İsim var. Cisim yok. Etiket var. İçerik yok. Sokak; tabelasında umut yazan, içinde yalnızca boşluk yankılanan bir dekor..
Bir gün, Yüksekova'nın bir sokağında, iki binanın arasında sıkışmış küçük bir alanda, amatör bir tiyatro topluluğu sahne kurar. Işıklar loştur. Seyirci azdır. Ama oyun başlar. Ve sahnede bir aktör, Dewrêşê Evdî olur. SON anını canlandırır. Atı düşmüştür, kanlar içindedir, son nefesini vermek üzeredir. Ve oracıkta, o amatör sahnede, aktör şu sözleri haykırır: "Beni ayağa kaldır. Üstümdeki tozları silkele. Yüzümdeki kanları sil. Beni tepedeki kayaya yasla. Birazdan Edulê gelecek, beni böyle görmesin."
Belki Yüksekova'nın üzerindeki o çöken toz bulutu dağılır
Ve belki bir sabah, güneş Dimdim Kalesi'nin ardından sızar gibi doğarken, Yüksekova'nın üzerindeki o çöken toz bulutu dağılır. Birileri çıkar, Dewrêş'in dostları gibi koluna girer bu şehrin, üstündeki tozları silker. Yüzündeki kanları siler ve onu tepedeki kayaya yaslayıp yüzünü güneşe döndürür. İşte o gün, Edulê gibi gelecek olanlar, Yüksekova'yı görmeye değer bulur. Ve belki o gün, Yüksekova'nın suskun taşları mırıldanmaya başlar.
“Hay lo lo Delal…”