Bir çocuk sabah uyandığında okuluna gideceğinden emin değilse, orada sadece kar değil; eğitim sistemi de çökmüştür. Yüksekova’da eğitim, ders zilinden önce yol durumuna, hava raporuna ve internet sinyaline bakılarak başlar. Aynı hayali kuran çocuklar, aynı imkânla doğmaz. Birinin defteri tam, diğerinin yolu kapalıdır.

Bir memleket, kendini en çok çocuklarına sunduğu imkânlarla anlatır. Yüksekova’nın dağlarına yaslanan köylerinde bu anlatı, uzun zamandır yarım kalan bir cümle gibi durur. Eğitim, bu coğrafyada yalnızca bir hizmet başlığı olarak var olmaz; kimi zaman karla örtülü bir yol, kimi zaman kapısı kilitli bir okul, kimi zaman da eksik kalan bir öğretmen sesi olarak karşımıza çıkar.

Bu hikâyenin ilk ve en ağır meselesi erişim ve fırsat eşitsizliğidir. Yüksekova merkezine birkaç kilometre uzaklıktaki bir köy ile ilçe merkezindeki bir okul arasında yalnızca mesafe farkı yoktur; imkân, süreklilik ve umut farkı vardır. Aynı yaşta, aynı hayalleri kuran çocuklar; biri teknolojinin tüm nimetleriyle kuşatılmış bir ortamda öğrenirken, diğeri sobanın başında yarım kalan dersleriyle baş başa kalır. Eğitim, bu noktada ortak bir zeminden kopar ve coğrafyaya göre şekil alan bir yazgıya dönüşür.

Bu eşitsizliğin hemen ardından öğretmen açığı gelir. Köy okulları, çoğu zaman takvimden silinmiş kadrolarla ayakta kalmaya çalışır. Nitelikli öğretmenler, yaşamlarını kent merkezlerinde kurmayı tercih ederken, Yüksekova’nın köyleri her eğitim dönemine eksik başlar. Tecrübeli eğitimcilerin şehirlerde yoğunlaşması, kırsalda bilgeliğin seyrekleşmesine yol açar. Deneyimin ırmağı kentlerde akarken, köyler susuzlukla kavrulan kıyılardır.

Gerçek mesleği öğretmenlik BİLE olmayan birçok kişi, öğretmen açığını kapatmak adına sınıflara girer. İyi niyet vardır belki; fakat pedagojinin yerini alan bu zorunluluk, eğitimin derinliğini sığlaştırır. İyi niyetle doldurulmaya çalışılan bu boşluklar, pedagojik derinliği zayıflatır. Tahta önünde duran herkes öğretmen sayılır hâle gelirken, eğitim bir meslekten çok bir mecburiyete indirgenir. Çocuklar, bilgiden önce belirsizlikle tanışır.

Kış, Yüksekova’da yalnızca bir mevsim olarak yaşanmaz; eğitimin kaderine doğrudan etki eden bir güç olarak hüküm sürer. Çocukların okula varması, bazen bir dağın aşılması kadar zorlaşır. Kış geldi mi, eğitim takvimi de donar. Kar, yalnızca yolları örtmez; ders zilini susturur, defterleri yarım bırakır, çocukların hayallerini buz tutmuş servis duraklarında üşütür. Köy ve mahalle yolları kapandığında, eğitime açılan kapılar da kilitlenir. Taşımalı eğitim, kâğıt üzerinde bir çözüm gibi durur; sahada ise yarım kalan bir vaade dönüşür. Düzenli servis ulaşamayan köyler, her sabah “bugün ders var mı?” sorusuyla uyanır. Taşımalı eğitim denilen sistem, çoğu zaman bir çözüm değil; başka bir sorunun adıdır. Servis gelmez. Yol kapalıdır. Araç bozulur. Hava serttir.

Bu fiziki engellerin yanına dijital kopukluk eklenir. İnternet altyapısının yetersizliği, modern eğitimin temel direklerinden birini kırar. Dijital çağın gerekleri, Yüksekova’nın köylerinde çoğu zaman yarım kalır. Çevrimiçi dersler, sinyal arayan ekranlara takılır. Bilgi, şehirlerde hızla dolaşırken, köylerde gecikmeli bir misafir gibi gelir. İnternet altyapısının yetersizliği, modern eğitimin omurgasını kırar. Dijital çağın öğrencileri, bağlantı sorunu yüzünden çağın dışında kalır. Akıllı tahtalar, sinyal arayan antenlere bakar. Şehirde bir tıkla ulaşılan bilgi, köyde saatler süren bir bekleyişe mahkûm olur.

Tüm bunlara eğitim-öğretim malzeme eksikliği eşlik eder. Kitabı sınırlı, aracı yetersiz, imkânı dar sınıflar; öğrenmenin hızını keser. Çetin iklim koşullarıyla birleşen bu eksiklikler, eğitimi sürekli savunmada bırakır. Okul binaları ayakta durur, fakat içleri eksik kalır. Her eksik öğretmen, her aksayan servis, her kopan internet bağlantısı; bu coğrafyada eğitimin hâlâ tamamlanmamış bir hikâye olduğunu hatırlatır.

Kar yolları kapatır; ama irade açabilir. İnternet çekmeyebilir ama planlama bağlayabilir. Öğretmen gitmeyi seçmeyebilir; ancak yetkililer, her çocuğun öğretmene kavuşmasını sağlayabilir. Yüksekova’nın dağları yüksek, kışları sert, yolları uzun olabilir. Fakat bir çocuğun öğrenme hakkı, bu zorluklardan daha güçlüdür. Yeter ki o hak, coğrafyanın insafına bırakılmasın. Çünkü toprak ne kadar cömert olursa olsun, onu işleme iradesi göstermeyen eller için her yer çoraktır. Kader olan COĞRAFYA değil, o coğrafyayı hapishane yapan, duvarları ören ellerdir.